Volkan Yaraşır ile Röportaj-Üçüncü Bölüm: İşçi Sınıfı, Devrimci Özne ve Devrimci Mücadelenin Güncelliği

El Yazmaları’nın notu: Marksist araştırmacı yazar Volkan Yaraşır ile günümüz kapitalizminin krizlerini, Türkiye kapitalizminin yeni yapısı ve atılımlarını, geç faşizmin öne çıkan özelliklerini, işçi sınıfının yeni kompozisyonunu ve devrimci özne olma kapasitesini içeren yoğun ve hacimli bir röportaj gerçekleştirdik. Röportajı, uzunluğu dolayısıyla üç bölüm halinde yayınlamayı uygun gördük. Bu kapsamda röportajın üçüncü ve son bölümünü okuyucularımızın ilgisine sunuyoruz.

Röportajın 1. Bölümü

Röportajın 2. Bölümü

Devrimci özne olarak proletarya” tezi Sovyet sonrası dönemde çokça saldırıya uğradı. Bugün ise bu argümanların ve genel olarak PostMarksizm’in itibar kaybı yaşadığını söyleyebilir miyiz? Sınıfın devrimci özne olma kapasitesi güncel midir?

Devrimci özne tartışmasını bugün gündemde tutmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Özellikle Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Doğu Avrupa’da farklı sosyalizm deneyimlerinin yıkılışı bir tarihsel dönemin kapanmasına yol açtı. Aynı dönemde küresel düzeyde neoliberal karşı devrimci politikalar devreye sokuldu. Neoliberalizmin ideolojik hegemonyası inşa edildi. Postmodernizm tartışmaları bu hegemonyanın bir dışavurumu olarak uzun süre gündemde kaldı. Bu tartışmalar özünde tarihin reddi ve tarihsel öznenin yokluğu üzerinden yürütüldü. J. F. Lyotard’ın yazılarında somutlanan “büyük anlatıların reddi” ifadeleri aslında Marksizme yönelik eleştirileri içeriyordu1. Bu tanımlama kapitalizmin eleştirisi ve kapitalizmden kopuş için tarihsel ve bütünlükçü bir bakışın ya da eleştirel bir alt yapının yokluğunu savlamaktaydı.

Yine postmodernist yaklaşımlar kapitalizmin analizinde sınıfsallığı reddetmeleriyle dikkat çekti. Bu reddediş kültür, kimlik politikaları ve başlı başına spekülatif içerikte olan söylem üzerinden kurgulandı. Bir manada gerçek ve hakikat spekülatif bir izaha dönüştü, göreceleştirildi. Nesnel gerçekliğin yokluğunun kabulü, zaten kapitalizmin işleyişini ve çelişkilerini anlama ve aşmayı imkânsız kılmaktaydı. Hakikat ve gerçeklik kaybı ya da hakikatin müphemleştirilmesi bu yöndeki Marksizm’in en önemli ve ayrıştırıcı izah biçimi olan sınıf eksenli çözümlemeleri, sınıf mücadelesi vurgusunu, sınıfsal çelişkilerinin analizini manasızlaşıyordu. Böylesi bir algının sonucu ya da -şaka gibi- kapitalizmin yarattığı farklı çelişkiler, iktidar ve tahakküm ilişkileri ve sömürü kendiliğinden yok oluyordu. Kitlelerin kapitalist labirent ve simülasyon içinde kaybolması kaçınılmaz olarak kolektif bir pesimizmi ve yeni agnostisizmi besledi.

Postmodernizmin kültür ve simülasyon üzerine yoğunlaşması boşuna değildi, sınıfsal eksenini perdelemeye ve kapitalist barbarlığı meşrulaştırmaya yaradı. Bu yorumlar praksise kapalılığı, müphemliği ve yüzeyselliğiyle dikkat çekti ve bir bütün olarak modern fatalizme kapı araladı. Bu gösterişli ve yüksek hacimli tanımlamalar medya tarafından gündemde tutuldu, popüler kültür kodlarına dönüştürüldü. Marx kapitalizmi yaşayan metafizik diye tanımlar. Postmodernizm yaşayan metafiziği anlattı ve bu metafiziğin hüküm kazanmasına çalıştı. Yenilgi dönemleri, yenilgi psikolojisi ve kolektif demoralizasyon ve kısa dönem de olsa ütopya veya gelecek tasavvuru kaybı postmodernistlere büyük sükse kazandırdı. Postmodernist düşünce sosyalist hareket içinde de ciddi tahribatlara yol açtı. İdeolojik etkileri dil, düşünce ve söylemini etkilemesi yanında, bir tür teslimiyet biçimi ve irade kaybı olarak kendini dışa vurdu.

Aynı sürecin bir başka yansıması Post-Marksizm ve versiyonları şeklinde gelişti. Bu tartışmaların en önemli yanı özneyi muğlaklaştıran, yok sayan ya da çoklu özne vurgularıyla özneyi etkisizleştiren açılımlardır. E. Laclau ve C. Mouffe’nin “Marksizm krizi” tespiti üzerinden kaleme aldıkları Hegemonya ve Sosyalist Strateji2 ve Laclau’nun Marksist Teoride İdeoloji ve Politika3 adlı çalışmaları bu ekolün düşünsel perspektifini ortaya koyar. Laclau ve Mouffe, Saussure’un dilbiliminden (Sausure, dili bir göstergeler sistemi olarak ele alır), Lacan’ın psikanalize felsefi boyut kazandırması ve öznenin dil üzerinden yeniden kuruluşundan (Lacan bu düşüncesini Saussure’un analizleri üzerinden geliştirmiştir) ve Althusser’in yapısalcı Marksizm’i ve Gramsci’nin rıza ve hegemonya diyalektiğin etkilenerek geliştirdikleri argümanlarla Marksizm’in krizine yanıt ürettiklerini iddia ederler. Bir boyutuyla eklektik diğer boyutuyla postyapısalcı çözümlemelere varırlar. Bu noktada J. P. Sartre’nın Diyalektik Aklın Eleştirisi adlı çalışmasının giriş bölümünde yaptığı Marksizm yorumu son derece mana kazanır. Sartre Marksizmi “çağımızın felsefi ufku” diye nitelendirir ve devam eder: “… anti Marksist bir tez olsa olsa yalnızca Marksizm öncesi bir fikrin yeniden canlandırılması olabilir. Marksizmin ‘ötesine geçilmesi’ denilen şey ise, en kötüsünden Marksizm öncesine dönüş, en iyisinden de ötesine geçildiğine inanılan (şeyin), felsefede zaten var olan bir düşüncenin yeniden keşfi olabilir.”4

Laclau ve Mouffe en başta sınıf merkezli bir analize mesafeli dururlar. Ve bu yaklaşımın bir ortodoksluk taşıdığını ileri sürerler. Bu tutumun günümüz kapitalizmin karmaşık ve kompleks yapısını açıklamadığını iddia ederler. Analizlerinde toplumsal mücadelenin sadece sınıf çelişkileri üzerinden açıklanamayacağını ve aktüel kapitalizmin doğasında farklı çelişkiler olduğunu ve bu çelişkilerin cinsiyet, etnisite, kültür gibi çoklu kimlikleri yarattığı, ya da çoklu özneleri ortaya çıkardığını iddia ederler. Sınıfın aslında ideolojik bir kurgu olduğunu ya da bir ideolojik kurguya dönüştüğünü, tek bir özneyle bir tarihsel sürecin açıklanamayacağını vurgularlar. Marksizmin indirgemecilikle (redüksiyonizm) ve ekonomik determinizmle malul olduğunu ileri sürerler.

Aslında bütün bu tartışmalar öz olarak, yapı özne gerilimi ve diyalektiği üzerinde düğümlenir. Marksizm yönelik yapılan eleştirilerinde eksenini bu noktalar oluşturur. Ya yapı yani kapitalizmin farklılaştığı, parametrelerinin değiştiği ve buna bağlı olarak öznenin farklılaştığı vurgulanır, ya da özne üzerinden yapılan tartışmalarla öznenin tarihsel rolünü tamamladığı, onun spekülasyona ya da bir kurguya dönüştüğü ifade edilir. Bu noktada çoklu özne, öznenin yokluğu, çoklu devrimci özne, çokluk gibi tanımlamalar ileri sürülür. Bu yaklaşımlar, özünde proletaryanın tarihsel devrimci karakterine yönelik eleştirileri ve mesafeli duruşu ifade eden yaklaşımlardır. Bu eksenden hareketle Frankfurt Okulu’ndan, otonomist Marksistlerin yaklaşımlarına kadar bir çok eğilimin tezlerini rahatlıkla analiz edebiliriz. Yapı özne diyalektiği ya tek boyutlu ele alınır ya da farklı spekülatif yorumlarla iki alan değerlendirilir.

En başta şunu söylemem gerekiyor: Maksizm’de özne sorunu ya da yaklaşımı öyle basit analizlerle veya çıkarsamalarla ifade edilecek bir şey değildir. Bu, son derece katmanlı ve kapsamlı bir konudur. İkincisi devrimci özne tartışması Marksist sistematiğin temel eksenini oluşturur. Şu an bu konu üzerine çalışıyorum. Felsefi ağırlıklı bir makale çalışması içindeyim. Daha önce Yeni Yaşam’da “Evrensel Özgürlüğün Öznesi: Proletarya” başlıklı kapsamlı bir yazı kaleme almıştım.

Marx’ın devrimci özneye yaklaşımı tek boyutlu değildir. Tarihsel, toplumsal, siyasal ve felsefi boyutlara sahiptir. Kısaca açmam gerekirse Marx’ın devrimci özne tanımlaması önce düşünce tarihinde net bir kopuşu ifade eder. Özne tartışması/ sorunsalı yada özne-nesne ilişkisi felsefenin tarihinin temel sorunsallarından biridir. Hatta felsefe tarihini özne-nesne ilişkisi üzerinden okuyabiliriz.

Önce Antik Yunan’da Platon ve Aristoteles’te özne felsefesinin ilk sistematikleştirmesini görürüz. Platon’da özne filozoftur. O bilginin iktidarını simgeler. O, dünyayı ve toplumu yönetme yeteneği olan, olması gereken kişidir. Ortaçağ’da özne yine bilgi üzerinden kurulur. Fakat bu bilgi, tanrısal olana ulaşmayı ifade eder. Skolastik felsefe de özne bir müphemlik kazansa da özne her şeye muktedir ve her şeyin yaratıcısı tanrı olarak karşımıza çıkar. Yeni Çağ’da Rönesans, Reform Hareketi ve Aydınlanma düşüncesi kapitalist dönüşümün öncülleri olarak işlev görür. Bu süreç rasyonalizm ve hümanizmin felsefi olarak hakim görüş olmasını ifade eder. Ve sermayenin kendi tasavvurunda dünyayı yaratmasını koşullar. Ve tanrı gökyüzüne, ebedi hükümranlık alanına yollanır. Dünya insan ve aklın hükümranlığına bırakılır. Karşımızda artık insan özne yada insanın özne olarak ele alınması vardır. Doğa ise fethedilecek nesnedir.

XVII. ve XVIII. yüzyıllarda matematikte ve mekanikte önemli ve sarsıcı gelişmeler yaşanır. Bunun felsefeye yansıması kaçınılmazdır. Descartes bu noktada önem taşır. Burjuvazinin arzularına başta doğanın efendisi olma arzusuna Descartesçı düşünce hizmet edecektir. Modern özne anlayışını ilk Descartes’ta görürüz. Descartes, düşünce ve varlığı eşitler. “Düşünüyorum öyleyse varım.” aforizması aslında düşünebilen ve bilen özneyle, bilinebilen dünya ilişkisine bir göndermeyi içerir. Descartes bir anlamda soyut, özerk ve aynı zamanda epistemolojik bir öznenin temellerini atar.

Ardından Kant gelir. Kant bilgi kuramında bir eşiktir. Kant felsefesinin temel sorunu insanın dünyadaki yeri ve ilişkisi üzerinedir. İnsanın teorik kurtuluşunu dert edinir. Ama insan usunun sınırlılığını vurgular. Kant’ın felsefesi klasik idealizmden farklı olarak dış gerçekliğin var olduğunu kabul eder, teorik akılla pratik aklı birbirinden ayırır. Kısacası Kant ahlâk ve pratik alanda etkili olan bir özneyi öne çıkarır, bilince vurgu yapar, diğer yandan aşkınsal özneyle özneye epistemolojik boyut kazandırır.

Ardından Hegel gelir. Hegel muazzam bir kimliktir. Bir anlamda felsefe tarihindeki tüm tartışma ve sorunsalları diyalektik bir yöntemle analiz eden son derece katmanlı, kompleks ve kendi iç diyalektiği olan ve bir diyalektik sarmal şeklinde biçimlenen olağanüstü bir sistematik kurarak klasik felsefeden ve metafizikten kopar. Bir nevi metafizik bir devrim gerçekleştirir. Felsefeye tarih ve hareketi, çelişkiyi ve praksisi katar. Hegel bir anlamda felsefe de 1789’dur. Hegel yarattığı sistem ve kurduğu yöntemle tarihsel ve düşünsel momentumdur.

Hegel, düşünceyi her şeyin temeli olarak görür. Fakat düşünce Hegel’de skolastik bir şekilde ele alınmaz, yüksek bir soyutlamayı içerir ve metafizik sınırın ötesindedir. Hegel geist, ide, us, töz kavramlarını aynı içerikte kullanır. Dünyayı akılla özdeş tutarak, insanın böyle anlam kazanacağını söyler. Hegel dünyayla aklı, düşünceyle gerçeği özdeşleştirir. Hegel’de Geist-mutlak ruh tarihin ve toplumun yapıcısı olarak bir özne işlevi görür. Hegel’e kadar özne bazen töz, bazen tanrı özne adları alsa da metafizik ve bilgi teorisi içinde kalır. İlk defa Hegel’le birlikte tarihin, toplumun ve hareketin içinde özne tanımı yapılır.

Marx Hegel’in yaklaşımını ileri götürür. Hegel’in soyut tanımlamalarını aşar. Marx’ta özne modern çağın devrimci sınıfında yani proletarya da cisimleşir. Tarihin öznesi proletaryadır. Marx kendi entelektüel gelişimine bağlı olarak proletaryayı önce felsefe bir kategori olarak ele alır. Felsefeye daha aktif bir rol yükler. Ama kısa bir müddet içinde özellikle 1844 Silezya ayaklanmasından sonra proletaryayı toplumsal maddi bir güç olarak değerlendirilir. Evrensel özgürlüğün öznesi olarak tanımlar. Marx’a kadar özne tanımı farklı adlarla spekülatif, metafizik, skolastik içeriktedir. Ve egemenleri ve egemenliği ifade eder. İlk defa Marx’la birlikte düşünce tarihinde bir kopuş yaşanarak toplumsal maddi bir güç üzerinden bir özne tanımı yapılır ve bu özne alt sınıfları tanımlar. Ve bu tanımlama aynı zamanda felsefenin yapılma biçimini değiştiren ya da felsefenin aşılmasını ifade eden bir içeriktedir.

Marx’ın Feuerbach üzerine tezleri bir bütün olarak bir diyalektiği ifade eder. Ve 11. tezde sentez haline gelir. Diğer 10 tez bir anlamda 11. tezi koşullar. Yani dünyayı değiştirmek esastır ve dünyayı kolektif özne olan ve kolektif aksiyon yeteneğine sahip bir sınıf, devrimci bir sınıf yani proletarya değiştirebilir. Bu adım bir başka anlamda felsefenin gerçekleşmesi ya da felsefenin aşılmasıdır. Bu ifadeler dünyanın anlaşılmasını ret etmez, tam tersine spekülasyondan öte ancak bu değiştirme faaliyeti içinde dünyanın anlaşılabileceği vurgulanır. Bu noktada proletarya evrensel özgürlüğün öznesi olarak yani kendi kurtuluşuyla insanlığın kurtuluşunu özdeşleştirerek stratejik rol oynar. Yani tarih yapar.

Marx bu noktadan sonra kapitalizmin analizine yoğunlaşır, çelişkilerini, işleyiş yasalarını çözümler. Yabancılaşma teorisinin temellerinin atıldığı 1844 El Yazmaları’ndan5 başlayan bu konudaki çalışmaları, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’yla6 devam eder. Tarihsel materyalizme ilişkin önemli açılımların bulunduğu bu çalışma klasik iktisadın eleştirildiği ilk metin olarak dikkat çeker. Grundrisse7 ise bir taslaktır ama Kapital8 öncesi bir ön zirvedir. Hatta serbest yazımı ve çağrışımlarıyla dikkat çeken, diyalektik yöntemin en iyi anlatıldığı, bu yöntemle kapitalizmin ruhunun ve işleyiş yasalarının bence en iyi çözümlendiği, kapitalizmi anlama da anahtar çalışmalardan biridir. Kapital çalışmaları ise bir şahikadır. İktisadi çalışmadan öte kapitalizmi yıkmanın yasaları ortaya konulur ve proletaryanın kapitalist sistem içinde stratejik rolü vurgulanır. Aynı zamanda Marx tarafından proletaryaya adanmış entelektüel bir silahtır. Bütün bu yönler Marksizm’in devrimci özneye ilişkin katmanlı teorik açılımlarıdır.

Kısacası yıkıcı bir teori olan Marksizmin, yıkıcı bir güç olan proletaryayla rezonansı kapitalizmin yıkımına yol açtığı gibi bir başka alemi yaratılmasını sağlayacaktır. Kapitalizminden kopuş ancak devrimci öznenin tarihsel rolünü oynaması ya da başka bir ifadeyle proletaryanın politik oluşumuyla olanaklıdır. Ve bu özneye Marksizm hiçbir zaman mesihvari bir rol vermez. Yukarıda vurguladığım çalışmalar bu manada var olan sistemin tam anlamıyla analizini ifade eder ve proletaryanın kapitalist toplumdaki tek devrimci sınıf olarak devrimci özneliğini ortaya koyar.

Sınıf hareketinin içine girdiği dönemi nasıl tanımlıyorsunuz? Mücadeleci sendikalar ve işçi hareketleri nasıl yaratılabilir. Kısacası ne yapmalı?

2026 yılı küresel düzeyde ve Türkiye’de önemli eylemlere sahne oldu. Hindistan’da 2016’da 150 milyon işçinin eylemiyle başlayan mobilizasyon, aktüel olarak 300 milyon işçi ve yoksul köylünün katıldığı eylemlere ulaştı. Bu pratikler tarihin gördüğü en büyük grevleridir. Hindistan bir kıta ülkedir. Grev dalgaları küresel güneyi harekete geçirecek bir potansiyel olarak dikkat çekiyor. Yine aynı kuşakta Bangladeş, Pakistan, Güney Kore ve Filipin işçi sınıfının dönem dönem önemli çıkışları oluyor. Çin küresel atölye ve bir işçi cehennemi olarak çok gündemde olmasa da yıllık 10 binin üzerinde işçi direnişi ve eylemleriyle büyük enerji biriktiriyor. Küresel Güney’deki bu aks büyük dalgalanmalara yol açabilir.

Ayrıca yine 2026 yılında Arjantin işçi sınıfı genel grev ve sokak çatışmalarıyla dikkat çekti. Neofaşist ve anarko kapitalist J. Milei sınıfa stratejik olarak saldırısına sınıfın yanıtı çok sert oldu. Şirket devlete dönüşen yeni kapitalist devlet, sınıfı ezmeye ve atomize etmeye çalışıyor. Arjantin’deki gelişmeler kapitalist birikimin sağlanması ve güvenliği için yeni devletin rolünü ortaya koyuyor. Türkiye’de de benzer yönelimler yaşanıyor ve devletin şirketleşmesi yönünde stratejik adımlar atılıyor.

Aynı süreç yani ultra neoliberal saldırılar bütün ikinci kuşak kapitalist ülkelerde farklı düzeylerde yaşanıyor. Bu ülkeler bir taraftan ucuz emek vahalarına dönüşürken, diğer taraftan yer altı ve yer üstü kaynakları finans kapital tarafından yağmalanıyor. İçine girilen konjonktürde özellikle Arjantin, Türkiye, Brezilya, Filipinler, Meksika, Güney Kore, Güney Afrika, Mısır ve Tunus’ta işçi sınıfının mobilizasyonlarının kritik önemde olacağını düşünüyorum. Aynı kuşak ve aksta yer almaları ve benzer politikalara maruz kalmaları ve tarihsel birikimleri bu kuşakta büyük salınımlara yol açabilir. Bu durum aynı zamanda Küresel Güney’in fay hatlarının tetiklenmesi demektir. Ayrıca neo faşist Trump yönetimine ve savaş politikalarına karşı ABD’de sınıf ve kitle hareketlerinin yükselmesi ve radikalleşmesi olasılık dahilindedir. Son iki yıldan beri gerçekleşen pratikler bu çıkarımımızı doğrulayan içeriktedir.

Yine Kıta Avrupası ve İngiltere’de gelişen işçi sınıfı mücadelesi ve kitle mobilizasyonları dikkat çekicidir. İngiltere’de Filistin Halkını destekleyen muazzam eylemler, Fransa’da emeklilik yasası ve sınıf karşıtı politikalara karşı büyük kitle hareketleri, Yunanistan işçi sınıfın dönemsel mobilizasyonu ve Belçika’da işçi sınıfının sürekli eylem kapasitesi önem taşıyor. Metropollerde neofaşist dalgaya, şirket devlet politikalarına ve siyonizmin Filistin soykırımına, Ukrayna Savaşı’nın ve İran Savaşı’nın yarattığı sonuçlara karşı yükselen mücadeleler ciddi bir potansiyeldir.

Böylesi bir küresel atmosfer içinde önceki sorularda açtığım işçi eylemleri Türkiye’de işçi sınıfının yeni bir militanlaşma sürecine girdiğini gösteriyor. Son olarak Doruk Maden işçilerinin Ankara yürüyüşü ve bir dizi lokal eylem bu sürecin parçasıdır. Özellikle İran Savaşı’nın yarattığı atmosferle birlikte 2026 yılının kritik bir yıl olacağını düşünüyorum. Kapitalist devletin Şirket Devlet olarak biçimlenmesi ve doğanın metalaşması ve sömürgeleştirilerek yağması artarak sürecektir. Modern çitlemenin derinleşeceği bir konjonktüre girdik. Yeni kapitalist devlet her düzeydeki muhalefeti boğmaya ve bastırmaya çalışıyor. Aynı zamanda sistem bir çoklu bir kriz yaşıyor.

Hayat pahalılığı ve bölüşüm krizinin şiddetleneceği bir sürecin içindeyiz. Savaş koşulları, enerji krizi ve bağlantılı gıda krizi ekonomide krizi kontrol altında tutma mekanizmalarını kırabilir. Bu aynı zamanda bir döviz krizi ve borç çevriminin kırılması demektir. Söylediklerimizin gerçekleşme dinamiklerinin bütünüyle açığa çıktığı ve her an hızlı gelişmelerin yaşanabileceği günlerden geçiyoruz. Türkiye kapitalizminin alt emperyalist hamleleri ve İran Savaşı’nın yeni konjonktürü Türkiye’nin savaşa dahil olma olasılığını yükseltiyor. ABD ve İsrail’in bu yöndeki basınçları artabilir. Savaşın özellikle açık işgale dönüşmesi ve NATO yönelimli gelişmeler bu olasılığı bir gerçek haline getirebilir. İşte o konjonktür varolan bütün dengeleri sarstığı gibi sınıfa ve toplumsal muhalefete yönelik stratejik saldırıları beraberinde getirecektir.

Bu noktada özellikle lokal eylemler arasında bir organik bir bağın inşa edilmesi, bir direniş platformunun kurulması ilk adım olabilir. Etkili bir kürsü olacaktır. Ayrıca sınıfın işyeri komitelerine dayanan havza, bölge ve kent düzeyinde üst örgütlenmelerinin yaratılması hayatiyet kazanıyor. En başta mücadeleci sendikaların öncülüğünde kurulabilecek bu üst örgütlenmeler, işçi temsilcilerinden oluşan dar anlamıyla işçi konseyleri sınıfın özgüvenini besleyecek ve doğrudan bir sınıf platformu işlevi görecektir. Zaten bunu Mücadeleci Sendikalar geçtiğimiz 1 Mayıs’ta ve bu 1 Mayıs’ta yaptı. Hatta bu yıl daha da geniş bir çevreyi etrafında topladı. Bütün defansif tavırları terk edip, böylesi oluşumları sürekli kılmak ve nitelikleştirmek için herşey yapılmalıdır. Savaş atmosferi bu ihtiyacı yakıcılaştırmıştır.

Aynı üst oluşumlar anti kapitalist alanlarla rezonansı önlerine koymalı, bu alanları da kapsayacak içerikte yeni formlar yaratabilmelidir. Yine 1 Mayıs platformları buna örnektir. Öğrenci gençlik en atak ve hızla iştirak etmesiyle dikkat çekiyor. Kadın özgürlük hareketi ve ekolojik hareketle kesinlikle bağlar kurulmalı ve ortak bir ruh halinin ve ortak bir pratiğin yaratılması yönünde çabalar yoğunlaştırılmalıdır. Savaş ve içine girilecek yüksek konjonktür üzerine yapılacak tartışmalar ve ortak platformlara ve eylemlere dönüşmelidir. Bütün bu sürecin Kürt özgürlük hareketiyle tarihsel ve stratejik ittifakı es geçmeden örülmesi önemlidir. Özellikle Kürt illerinde yoğun proleterleşme süreci ve ulusal çelişkinin yanında sınıfsal çelişkinin giderek daha domine olması bu ittifakın aktüel biçim alışını ve olanaklarını da artırmaktadır.

Daha teorik bir vurguyla yeni kapitalizmin üç sömürge alanı olan emeğin, kadının ve doğanın sömürgeleşmesine karşı emek özgürlük mücadelesi, kadın özgürlük mücadelesi ve ekolojik mücadele arasında devrimci bir bileşkenin yaratılması stratejik önemdedir. Ben buna kızıl, yeşil ve mor yaratıcı üçgen diyorum. Bu olgu aynı zamanda 21. yüzyılın Bolşevizmi anlamına gelmektedir. Bu devrimci bileşke üzerine kafa yormamız gerekiyor. Herşeyden önce somut pratik adımlara ve deneyimlere ihtiyacımız var. Küçük ve manalı adımlar maya işlevi görecektir. Bu görev farklı alanlarda çalışan bütün militanların görevidir. Sınıfla, kitlelerle ve kadınlarla ve doğayla yüreklerinin acıdığı yerden ontolojik bağ kurma, birlikte kafa tutma, teslim olmama, yalnız olmadığımızı bilme ve yoldaşlaşma önümüzdeki temel görevdir. Gelecek akıntıya karşı duranların olacaktır. Teşekkür ederim…

Dipnotlar

  1. J. F. Lyotard, Postmodern Durum, Bilgesu Yayıncılık, 2014 ↩︎
  2. E. Laclau ve C. Mouffe, Hegemonya ve Sosyalist Strateji, İletişim Yayınları, 2017 ↩︎
  3. E. Laclau, Marksist Teoride İdeoloji ve Politika, Doruk Yayınları, 2015 ↩︎
  4. J.P. Sartre, Critique de la Raison Dialectique, 1960. Türkçede tam metni olmayan bu eserin giriş kısmı “Yöntem Araştırmaları” adıyla, Kabalcı yayınları tarafından basıldı. ↩︎
  5. K. Marx, 1844 El Yazmaları, Sol Yayınları, 2005 ↩︎
  6. K. Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Sol Yayınları, 2005 ↩︎
  7. K. Marx, Grundrisse, Sol Yayınları, 1999 ↩︎
  8. K. Marx, Kapital, Sol Yayınları, 2006 ↩︎