2025 yılında Türkiye’nin politik gelişimi, Gramsci’nin “eski ölmekte, yeni doğamamaktadır” şeklindeki interregnum perspektifine atıfta bulunmadan derinlemesine anlaşılamayacak organik bir kriz durumunu işaret ediyor. Bu durum, sadece bir egemen olma biçimindeki tıkanıklık değil, aynı zamanda sermaye birikimi rejimini, devlet yapısını ve uluslararası emperyalist zincir içindeki devletin konumunu da baltalayan bir durumdur. Ekrem İmamoğlu’nun Foreign Affairs dergisinde yayımlanan “Türkiye’nin İkinci Perdesi” başlıklı makalesi[1], stratejik bir müdahale belgesi, yani bir “restorasyon manifestosu” perspektifinde anlaşılmalıdır. Kısacası İmamoğlu açıkça şunu dile getiriyor: Size (batıya) en iyi ben hizmet edebilirim.
Olağanüstü Hal Rejimi ve Yargı Savaşı
İmamoğlu, 2019’dan bu yana İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak karşılaştığı zorlukları sıralıyor ve bunların doruk noktası olarak Mart 2025’te tutuklanmasını gösteriyor. 3.379 sayfadan oluşan iddianamenin uzunluğu ve 2.000 yıldan fazla hapis cezası talebi, hukukun bir üst yapı kurumu olarak tamamen araçsallaştırıldığını ve bir mücadele aygıtı haline geldiğini doğrulamaya yetiyor. Aynı zamanda devlet tarafından İmamoğlu’nun İngiliz ve Alman yetkilileriyle temasları ajanlık iddialarını doğurmuştur. Yine iddianamelerde İmamoğlu’nun çevresindeki sermaye gruplarının yolsuzluklarından bahsedilmiştir. İmamoğlu’nun bu dava adaletle ilgili değil, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi hayatta kalmasıyla ilgili sözü, devlet aygıtının kişiselleştirilmesinin liberal bir yorumudur. Daha materyalist bir yorumla, bu, egemen sınıfın, halkın desteğiyle meşru bir şekilde yönetme araçlarının tükendiğinin, varlığını sürdürmek için zorla, yani devletin baskı aygıtına başvurmak zorunda kaldığının bir işaretidir.
Mevcut hükümet, seçilmiş İstanbul yönetimini bir suç örgütü, belediye başkanını da bir çete lideri olarak konumlandırmaya çalışıyor. Bu suçlama politikasının amacı, siyaseti dar bir tanıma indirgemek ve devlete karşı toplumsal muhalefeti marjinal bir ‘iç düşman’ haline getirmek. İmamoğlu’nun buna karşı muhalefeti, kitlelerin barışçıl gösterilerle verdiği tepki, sandığa duyduğu güvene dayanıyor. Bu muhalefette özellikle dikkat çeken nokta, İmamoğlu’nun devletin yıkılmasını ya da değişmesini değil, fabrika ayarlarına dönmesini istemesi. Yargı sisteminin artık özerk bir şekilde işlemediği şikâyeti, aslında sermayedarlar sınıfının mülkiyet koruma ve sözleşme özgürlüğünün ön koşulu olan hukukun üstünlüğü normuna dönülmesi çağrısıdır.
Kurumsal Çürüme ve Bürokratik Restorasyon
Liyakat, kurumsal hafıza ve bağımsız düzenleyici kurumlar, metinde sürekli tekrarlanan ve sermaye sınıfının devletten talep ettiklerini özetleyen kavramlardan bazılarıdır. İmamoğlu’nun vizyonu, bağımsız mahkemeler, korunan haklar ve önemli kararların kişisel takdir yerine kurallara dayandığı öngörülebilir bir kamu yönetimidir.
Esasen bürokrasi, tarafsız bir mekanizma değil, egemen sınıfın ortak çıkarlarını oluşturan bir yapıdır. Bu yapının, mevcut siyasi rejim içinde çıkar temelli bir yapıdan sadakat temelli bir yapıya dönüşmesi, sermaye birikiminin rasyonelliğini ve öngörülebilirliğini yok etmiştir. Özellikle yabancı sermaye, sermaye birikimi kararları alırken görece istikrarlı bir ortamı tercih eder. İmamoğlu, “Türkiye’de keyfi kararlar, siyasallaştırılmış kovuşturmalar ve ani düzenleme değişiklikleri ters etki yaratarak birçok yabancı yatırımcının ülkeyi terk etmesine neden oldu” diyerek bu durumu açıkça dile getirmiştir. Ancak Türkiye’deki işçi sınıfının parçalı yapısı, sendikasızlaşma ve örgütsüzlük durumu göz önünde bulundurulduğunda yabancı sermaye için Türkiye’nin adeta bir cennet olduğu gün gibi ortadadır. Altın madenleri, limanlar, tersaneler vb. kritik işletmelerin çoğunda yabancı sermaye gruplarının varlığı devam ediyor. Türkiye’den merkezini taşıyan yabancı sermayenin çoğu hukuksuzluk ya da politik istikrarsızlık sebebiyle değil daha yüksek kâr potansiyeli gördüğü için ülkeden çıkış yapmıştır.
Böyle bir bağlamda, İmamoğlu’nun önerdiği restorasyon, devletin sınıf karakteriyle ilgili değil, devletin kapitalist işleyişini daha verimli hâle getirmekle ilgilidir. “Yargı, merkez bankası, baş muhasebe kurumu, seçim kurumu ve rekabet, bankacılık, enerji ve kamu alımları düzenleyicilerinin partizan baskılarından korunması” talebi, ekonominin yönetimini siyasetin ve dolayısıyla halkın demokratik taleplerinin alanından profesyonel bir yönetim alanına çekme ihtiyacını göstermektedir. Bu, neoliberal devlet yapısının hayatî bir unsuru olan siyasetten arındırılmış devlet idaresi olarak bilinir.
İmamoğlu’nun ekonomi politikasına yönelik eleştirisi, AKP hükümetinin heterodoks politikalar uygulamasından kaynaklanıyor. Makale, ekonomi politikasının siyasi uyumunu eleştirerek, “yıllardır, temel faiz oranları, kredi ve bütçe kararlarının büyük ölçüde bir sonraki seçimler göz önünde bulundurularak alındığını” belirtmektedir. Politika, şu noktalarda özetlenebilir: Yüksek enflasyon karşısında faiz oranlarını düşürmek, ucuz kredi patlamalarını sürdürmek veya döviz kurunu düşük tutmak için rezervleri kullanmak, enflasyonist birikim rejimi olarak nitelendirilebilir.
Bu sistemde, bankalardaki küçük burjuvazi ve işçi sınıfının ait tasarruflar negatif reel faiz oranları yoluyla zayıflatılırken, borçlu firmalardan (özellikle inşaat, enerji ve ilgili sermaye sektörlerinden) büyük bir kaynak transferi gerçekleşti. Enflasyon, işçi sınıfının reel ücret oranını düşürdüğü için sömürü oranını artıran bir mekanizma hâline geldi. Ancak İmamoğlu, bu mekanizmayı bir sınıf transferi mekanizması olarak değil, bir yönetim hatası ve irrasyonellik olarak tanımlıyor.
İmamoğlu, “Kamu sektöründeki ücret artışları, erken emeklilik planları ve cömert sübvansiyonlar, toplam üretim kapasitesini artırmadan toplam tüketimi artırdı” diye eleştiriyor. Bu alıntı, satır aralarında enflasyonun temel nedeninin popülist harcamalar (erken emeklilik yardımları, asgari ücret artışları vb.) olduğunu gösteriyor. Rasyonel bir ekonomi politikasının benimsenmesiyle, enflasyonu dizginlemek ve mali disiplin uygulamak için işçilerin ücret artışlarının ve haklarının kısıtlanacağını gösteriyor. Kapitalistler için güven, işgücü maliyetleri üzerinde kontrolü elinde tutan bir mali disiplindir.
Merkez Bankası Bağımsızlığı: Finans Kapitalin Diktatörlüğü
Metindeki en somut, en gerçekçi ekonomik vaatlerden biri Merkez Bankası’nın bağımsızlığını korumaktır. Ekonomi politikası açısından bakıldığında, merkez bankasının bağımsızlığı, para politikasının bir aracı olan faiz oranlarının kontrolünü demokratik iradeden, istihdam, ekonomik büyüme gibi halkın ihtiyaçlarından alıp, dünya çapındaki finans piyasaları ve yerli finans sermayesinin kontrolüne vermek anlamına gelir.
İmamoğlu bu bağımsızlığı “Türkiye’nin güvenilirliğinin geri kazanılması” için bir koşul olarak nitelendiriyor. Bu, uluslararası finans sermayesi ile yeni bir uzlaşma çağrısıdır. Yüksek faiz oranları, sıkı para politikası ve Türkiye’ye sıcak paranın çekilmesi, TL araçlarını sermaye için cazip hale getiriyor, ancak bunun bedeli işsizlik, durgunluk ve borçlu küçük işletmelerin iflası oluyor. İmamoğlu’nun programı, işgücünü ve küçük sermayeyi yok etme pahasına finansal istikrar durumuna ulaşma vaadiyle ortodoks bir tasarruf programı duyuruyor.
İmamoğlu, “Yeşil endüstriler, dijital inovasyon ve kaliteli istihdam büyümenin motorlarıdır” diye açıklıyor. “Türkiye’nin enerji çeşitliliği, adaptasyon ve doğal kaynakların verimli kullanımı konusunda öncelik vermesi gerektiğini” söylediğinde, küresel olarak egemen kapitalizm biçiminin bir parçası olan “Yeşil Yeni Düzen” paradigması içinde kendini konumlandırmaya çalıştığı açıktır.
Yeşil finans merkezi söylemi İmamoğlu’nun “İstanbul’u bölgesel bir yeşil finans merkezi haline getirme” hedefinin amacı, doğanın finansallaşmasını hızlandırmaktır. Bunun nedeni, karbon kredileri, yeşil tahviller ve yeşil altyapının, kamu fonlarını ve uluslararası kredileri özel sektöre aktarmak için kullanılmasıdır. Dijital egemenlik ve entegrasyon, egemen teknoloji politikasına ilişkin konumlandırma, veri koruma ve altyapı güvenliği konusundaki endişeler aracılığıyla aktarılıyor, ancak niyet açıkça Türkiye’yi AB’nin dijital tek pazarına entegre etmektir. Bu, Türkiye’nin teknolojiye bağımlılığını sona erdirmeye çalışmak yerine, Türkiye’deki teknoloji tekelinin varlığını yasal bir temele oturtmaktır.
Fakat şu noktaya değinmekte fayda var. Batı’nın yakın zamana kadar amiyane tabirle kurtuluş reçetesi “Yeşil Yeni Düzen” söylemiydi. Bugün ise özellikle Trump’ın sürdürülebilir enerjiye yönelik net itirazları, AB ülkelerindeki ekonomik daralmayla birlikte rafa kalktı denebilir. Almanya ve Hollanda gibi ekonomik gücü nispeten yüksek Avrupa ülkeleri, ekonomilerini zorlayan bu dönüşümlerden vazgeçerek nükleer enerji bahsini tekrar masaya yatırmış durumda. Ukrayna savaşı ve beraberinde gelen küresel silahlanma yarışı benzer şekilde enerji önceliklerini kökten değiştirdi. Bu küresel makas değişimine rağmen İmamoğlu’nun hâlen Batı nezdinde bir meşruiyet arayışıyla gözden düşmüş BM sürdürülebilirlik politikalarına dört elle sarılması çağın ruhunu okuyamayan bir çaba olarak okunmalıdır. Yakın zamanda gerçekleştirilen COP30 iklim konferansını değerlendirdiğimizde, iklim hedeflerinin sermaye lehine esnetilerek kâr maksimizasyonunun öncelenmesi uzun zamandır içi boşaltılan “yeşil” kavramının son noktada nereye evrildiğini gözler önüne seriyor.
AKP-MHP koalisyonunun dış politikadaki özerklik vizyonu, zaman zaman Batı ile Rusya/Çin arasında ip cambazlığı yapan, fırsatçı, yayılmacı ve alt-emperyalist emellerle dolu bir politikadır. İmamoğlu ise Türkiye’nin zayıflığını ve kırılganlığını ele alıyor ve bu bağımlılığın Batı kampına (Transatlantik Birlik) uygun, öngörülebilir, kurumsallaşmış bir temelde nasıl yönetilmesi gerektiğine dair bir çözüm sunuyor.
S-400 hava savunma sisteminin satın alınması, pervasız bir hamle olarak listeleniyor. Türkiye’nin F-35 programından çıkarılması ve bunun NATO müttefikleriyle ilişkilerin bozulmasına yol açması üzerinde duruluyor. İmamoğlu’nun çözümü, Transatlantik ittifakın Türkiye’nin caydırıcılık ve kriz müdahalesinin belkemiği olduğunu kabul etmek için bir yol bulmak. Bu, Türkiye’nin askerî stratejisinin bir kez daha ABD’nin kalkanı tarafından korunacağı, böylece eksen kayması söyleminin ortadan kalkacağı ve Türkiye’nin güvenilir bir “ileri karakol” haline geleceği anlamına gelir.
Avrupa Birliği ve Gümrük Birliği
İmamoğlu’nun dış politika vizyonunun ekonomik ayağı, AB ile Gümrük Birliği’nin modernizasyonudur. İmamoğlu, imzalanan anlaşmanın sadece malları kapsadığını belirterek, “yeni bir antlaşmanın hizmetleri, tedariki, tarım ürünlerini ve e-ticareti de kapsaması gerektiğini” söyledi.Bu öneri Türkiye ekonomisinin Avrupa kapitalizmi içinde tamamen asimilasyonunu içeriyor.
Tarımın Gümrük Birliği’ne dahil edilmesinin riski, sübvanse edilen Avrupa tarım ürünlerinin Türkiye’ye girerek Türkiye’deki küçük çiftçilerin rekabet edememesi ve mülklerini kaybetmesi ve bunun da kırsal-kentsel göç nedeniyle proleterleşmeyi artırmasıdır. Devlet alımlarını Avrupa Birliği işletmelerine açmak, devletin satın alma gücünü yerel sanayiyi veya istihdamı desteklemek için kullanamayacağı anlamına gelir. Bu, pazardaki uluslararası tekellerin egemen gücünü tanımak lehine “yerli ve millî” sanayi politikası retoriğinin reddedilmesidir.
Rusya ve Çin ile ilişkiler konusunda İmamoğlu, “liderler arası pazarlık” yerine “şeffaf ve kurumsal kanallar” öneriyor. “Türkiye’nin çıkarlarının, transatlantik ittifak, insan hakları ve dijital gözetim normları gibi konularda Rusya ve Çin’in çıkarlarından farklı olduğu” noktası, Türkiye’nin jeopolitik yöneliminin kesin olarak Batı’ya doğru olduğunu daha da netleştiriyor. Böylece Doğu ile ilişkiler, enerji iş birliği ve ticaret gibi bölünmüş alanlarda, ABD’nin Çin’i kuşatma planına uygun olarak rasyonel bir alt yüklenici rolüyle sürdürülecektir.
Sınıf Koalisyonu Analizi: Kimin Manifestosu?
Türkiye’de sermaye sınıfı kabaca iki ayrı gruba ayrılabilir:
Koç holding, Yaşar, holding, Eczacıbaşı, Tekfen, Sabancı holding gibi büyük sermayedarların yer aldığı TÜSİAD grubu: Batı ile entegre, sanayi, finans, hukuk ve düzen politikasını savunur.
Rönesans holding, Cengiz holding, Limak holding, Kalyon holding, Kolin holding ve Makyol Grubu gibi büyük sermayedarların yer aldığı MÜSİAD/ASKON grubu: İnşaat, enerji ve devlet ihaleleri sayesinde AKP döneminde yükselişe geçen, faiz oranlarına müdahaleci bir yaklaşıma sahip ve kuralsız çalışma rejiminden yana olan kesim.
İmamoğlu’nun manifestosu açıkça ilk grubun hegemonyacı projesidir. Sürdürülebilir büyümenin bir reçetesi olarak TÜSİAD bu reformlarını iki sütun üzerine inşa ediyor: Liyakat esaslı eğitim ve hukukun üstünlüğü. Ekonomik kalkınma şemsiyesi altında bu sermayedarlar sınıfının ikbali için gerekli olan adımlar kendi perspektif metinlerinden görülebiliyor. Tam da bu noktada İmamoğlu’nun yazısı ihale hukuku, bağımsız yargı, AB normları ve Merkez Bankası bağımsızlığı çağrıları, TÜSİAD’ın yıllardır dile getirdiği yapısal reformların tam listesidir.[2] Bu manifesto, geleneksel burjuvazinin devleti geri kazanmaya, dolayısıyla yeni burjuvazinin yağmacı birikim rejimine karşı kapitalizmi yeniden kurmaya çalıştığı bir girişimdir.
Metnin dili, kentsel, eğitimli orta sınıfa (beyaz yakalı sınıf) güçlü bir çağrıdır. Liyakat, yeşil teknoloji, dijitalleşme, özgürlükler ve modern yaşam tarzı gibi terimlerin kullanımı, bu sınıfın AKP iktidarı altında öneminin azalması ve geleceğe dair korkularına yönelik bir tesellidir. İmamoğlu, bu grubu Türkiye’nin İkinci Perdesinin temel toplumsal dayanağı olarak görüyor.
İşçi Sınıfı ve Yoksunluk Siyaseti
Sendika hakları, grev yasağının kaldırılması, servet vergisi, kamulaştırma veya radikal bir dağıtım adaleti (“adil paylaşım” retoriği dışında) konusunda hiçbir şey söylenmemiştir. Enflasyonla mücadele taahhüdü, çalışanların satın alma gücünü korumak için değil, istikrarlı bir piyasa için sunulmuştur. Özetle, İmamoğlu’nun programı işçi sınıfını, demokrasi ve normalleşme dışında gerçek bir ekonomik avantaj sunulmayan pasif bir oy havuzu olarak görüyor. Buna karşılık, uygulanacak kemer sıkma politikaları işçi sınıfını doğrudan etkiliyor.
Sessizliğin Jeopolitiği
Kürt sorununa açıkça değinilmemesi, bir yandan devletin klasik hayatta kalma paradigmasına uygun bir geri dönüş arayışı hissi uyandırıyor. İmamoğlu, Kürt seçmenlerin desteğine ihtiyaç duysa da Foreign Affairs dergisindeki makalede kendisini bir devlet adamı olarak tanıtıyor. Üniter yapı ve güvenliği sağlamaktan sorumlu bürokratik elit ile çatışmaya girmiyor. Bir yandan demokrasinin önceliği, kayyım devleti eleştirel bir şekilde yansıtıyor, ancak diğer yandan, sorunun bölgesel kalkınma ve yerel demokrasi şartları içinde çözülmeye çalışılacağı mesajını veriyor.
İmamoğlu’nun sunduğu fikirler, AKP rejiminin yol açtığı kurumsal yıkım ve ekonomik tahribattan doğan burjuva-liberal bir restorasyon projesidir. İmamoğlu’nun vaadi, kapitalist sömürü ilişkilerinde bir değişiklik değil, sistemin çarklarını yağlamak, devletin dişlilerini onarmak, sistemin daha iyi çalışmasını sağlamaktır. Türkiye’nin ekseni açıkça Batı’ya (NATO/AB) bağlı olmalıdır. Bu, Türkiye’nin bölgesel taleplerinden vazgeçeceği anlamına gelmez, ancak bu talepleri Batı’nın vekili olarak dile getireceği anlamına gelir. Ekonomik plan, rantçı sınıfların (inşaat oligarşisi) finansal sermayeye ve endüstriyel sermayeye fon transferi vizyonunu içerir.
İmamoğlu’nun planı, kısa vadede Batılı kapitalistlerin sermaye enjeksiyonu ile Türkiye’ye bahar havası getirebilir. Bu modelin yapısal sorunları vardır. Dünya çapındaki kapitalist sistemdeki ilerleme eksikliği, büyümeyi engelliyor. Sıcak para girişi, Türk Lirası’nın aşırı değerlenmesine yol açarak, başka bir cari hesap krizini tetikleyebilir. Kemer sıkma politikaları, yeni bir muhalefet dalgasını tetikleyebilir.
Sonuçta, Türkiye’nin İkinci Perdesi, daha insanî görünen ve kurallara dayalı bir neoliberalizm biçiminin uygulanmasıdır. Sosyalist ve işçi hareketleri açısından tüm bu vaatler, faşizmin kurumsallaşma hamlelerini askıya alacak bir nefes alma imkânı sunuyor görünse de sermaye sömürüsünün derin stratejilerle devam edeceği gerçeğini hiçbir şekilde değiştirmez. Gerçek demokratikleşme, ancak İmamoğlu’nun tanımladığı burjuva restorasyonunun sınırları aşıldığında, işçi sınıfının gücü siyasette ayrı bir güç olarak ortaya çıktığında gerçekleşebilir.
[1] İmamoğlu, E. (2025). Turkey’s Second Act: What a Democratic Restoration Offers the Country’s Citizens and the World. Foreign Affairs. https://www.foreignaffairs.com/turkey/turkeys-second-act
[2] TÜSİAD (2025). Perspektif 2025 – Dönüşüm ve Gelecek için Yol Haritası & Öneriler
https://tusiad.org/tr/yayinlar/raporlar/item/download/10338_da0fbb09d55dc84f970a21e1c2f35612

