7 Ekim’in ikinci yılına girdik. Soykırım sürüyor. Uluslararası Adalet Divanları, Birleşmiş Milletler Sözleşmeleri, nice Mahkeme Divanları, genel olarak bakılırsa devletler, hukuk ve adalet… Bürokrasinin onlara verdiği belki de en kullanışlı aparatlarını, kafasını kuma gömen deve kuşu misali kullanarak ne zaman nihayete ereceği belli olmayan davalarıyla “meşruiyet” arıyorlar.
Yapmaya çalıştıkları açık. En kötü tabiriyle: Filistinliler ya bu dünyadan göçer ya da Filistin’den…
Tarihte çok daha gerilere gidersek milattan öncesinin Cicero’sunun hukukunda bile bugünün kapitalist hukukundan daha belirgin bir adalet anlayışının var olduğunu görürüz. Cicero, pozitif hukuk ile doğal hukuku adalet turnusolü ile ilişkilendirir. Onun için adil olmayan yasa, yasa değildir. Bugün yaklaşık iki bin sene öncesinden daha beter bir durumdayız. Soykırım suçtur! Bunu anlamak için ne hukukçu ne de bir şeylerin alimi olmak gerekir.
Akademi hala soykırım var mı yok mu tartışmasında. Varsa ne zaman başladı, 1948’i mi milat olarak alalım yoksa 7 Ekim’i mi gibi türlü sorularla suyu bulandırıyorlar. Bu tartışmaların tam ortasında ise Siyonistler Filistin’de soykırıma devam etmekte. İnsani yardımların dahi Filistinlilere ulaşmasını engelliyor, katledemediklerini bu sefer açlıkla sınamaya kalkıyorlar. Ne denir ki? İstanbul düşerken meleklerin cinsiyetini tartışan Bizanslı Ortodoks papazlar gibi, akademinin de hali bu.
Akdoğan Özkan T24’te yayınladığı “Tek istatistikte soykırım gerçeği” yazısında çok çarpıcı bir cümle ile gerçeği gözler önüne sermiş. “Filistin’de ölen bin kişiden üç yüz yetmiş yedisi çocuk!”
Yazının devamında da eklemiş, Ukrayna Savaşı’nda ise bu oran bin kişide üç çocuk. Bu istatistik bile soykırımın varlığını kanıtlıyor.
Suçu Filistinlilerde gören Batılı devletler “ama Hamas…” diye cümleye başlıyorlar. Sanki sorun laiklikmiş gibi ya da terör Hamas eliyle filizleniyormuş gibi yansıtıyorlar. O halde soralım, daha dün el-Kaide’nin çocuğu olan HTŞ’yi Suriye’de başa getirip takım elbiselerle uluslararası düzene entegrasyonlarını sağlamaya çalışmadılar mı? En net tabiriyle ikiyüzlüler!
Barrack’ın Oryantalist Söylemleri
Barrack, Suudi basınına verdiği bir röportajda şöyle diyor:
Orta Doğu diye bir yer yok, bunu biliyoruz. Kabileler, köyler var. Orta Doğu’da ulus-devlet, İngilizler ve Fransızlar tarafından, 1916’da Sykes-Picot Anlaşması ile eskiden Osmanlı İmparatorluğu’na ait olan toprakları ele geçirmek amacıyla kuruldu. Bu toprakları düz çizgiler ile çevreleyelim ve buralara ulus-devlet diyelim dediler. Ancak Orta Doğu bu şekilde işlemez. Orta Doğu’da her şey birey ile başlar. Birey aileye, köye, kabileye; ordan topluluğa, dini gruba ve en sonunda ulus-devlet olarak adlandırılmış yapıya evrilir. 110 küsur farklı etnik grubu içeren 27 farklı ulusun tek bir politik konsept, fikir etrafında birleşebileceğini düşünmek bir illüzyondan ibarettir. Orta Doğu’da yaşayan her birey önce kendi hayatımı daha sonra ise çocuklarımın hayatını nasıl iyileştirebilirim düşüncesi ile hareket eder.
19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyılın başında, kolonyalizmin klişe söylemi Orta Doğu’da “ulus bilinci yok, sadece kabileler var.” idi. Bu söylem, özellikle Anglo-Sakson emperyalizminin Mısır, Filistin ve Irak üzerindeki; Fransa’nın ise Suriye ve Lübnan üzerindeki sömürgeci döneminde yaygındı. Batılı devletler, Orta Doğu’nun devletleşme, kendi içinde modern devletler geliştirme kapasitesinin olmadığını ve tam da bu sebeple kendilerinin bölgede düzeni tesis etmekle yükümlü olduğunu öne sürüyorlardı. Klişe bu ya, bu söylem sayesinde aslında sömürgeci faaliyetlerine meşru bir zemin sağlama arayışındaydılar.
Edward Said, Oryantalizm’de , T.E. Lawrence ve onun çevresindeki İngiliz subaylarının yazılarında Arapların “kabileler toplamı” olarak nitelendirilmesinin nasıl “Orta Doğu’da halklar kendi başına egemen devletler kuramaz” söylemini yeniden ürettiğini açıklar. Bölgenin sürekli bir çatışma içinde olduğu söylemleri ile bu sebepten ötürü bölgenin ancak Batı müdahalesi ile yönetilebilir olduğu gibi kolonyalist söylemler, yine Said’in kitabında çokça örneklendirilmiştir.
Barrack’ın demeci, aradan bir asır geçmesine rağmen emperyalizmin klişe sömürgeci söylemlerinin adeta bir kopyasıdır. Öncelikle belirtmek istediğimiz budur.
Diyelim ki, ki öyle değil, Barrack’ın demecindeki gibi Orta Doğu bir ulus-devletler bütünü değil de bir kabileler toplamı olsun. Bu açıdan bakıldığında Barrack’ın Orta Doğu halklarına atfettiği karakterler tam bir tutarsızlık örneğidir.
Kıvılcımlı’ya göre kabile, insanlığın en erken örgütlenme biçimidir. Ona göre Doğu toplumları kabile yapısından farklı olarak bir merkezi bürokrasiye sahiptirler. Merkezi devlet aygıtlarıyla toprak örgütlenir ve bu yüzden Orta Doğu coğrafyasında kolektif yaşam çok önem taşır. Tarih Tezi’nde kabile, tarih öncesinin ortaklaşa yaşam birimidir. Doğu toplumları ise artık artı ürün çıkarabilen, yazıyı kullanan, hukuk ve devlet aygıtını kurmuş uygarlıklardır. Ama özel mülkiyetin fazla gelişkin olmaması sebebiyle Batı’daki kadar belirgin sınıf ayrımlarının vuku bulmadığını da ekler.
Bu açıdan bakıldığında Doğu’da bireycilik değil, merkezi devlet ve kolektif yaşam belirleyicidir. Barrack’ın birey her şeyden önce gelir ifadesinde yer alan “birey”, aslına bakarsanız Marx’ın da Grundrisse’de vurguladığı, ekonomi politiğin çıkış noktası olan, tarihsel olarak belirli “birey”dir: Modern toplumun burjuva, Batılı bireyidir. Belirtmek istediğimiz ikinci şey şudur: Yani Orta Doğu’da kimse önce kendi yaşamını düşünmez, kolektivizm toplumun karakterine entegredir. Toprak burada oldukça önemli bir husustur. Barrack şahsında vücut bulmuş bu emperyalist bakış korkmakta ve gerçekleri çarpıtmakta haklıdır.
Dememiz o ki, Batı’nın oryantalist sömürgeci söylemleri başta Filistinliler olmak üzere bölgedeki halkların kendi kaderini tayin etme mücadelesinin önüne geçemeyecektir.
Batı’nın Filistin Devletini Tanıması
22-26 Eylül tarihlerinde gerçekleşmiş Birleşmiş Milletler toplantısına giden süreçte ve toplantı süresince bir dizi Batılı ülkenin Filistin devletini tanıdığına şahit olduk. Birleşik Krallık, Kanada, Fransa, Belçika, Portekiz ve Avustralya Filistin devletini tanıdılar.
Soykırım sürerken soykırımı durduracak veya Siyonist devleti ile ticareti kesecek adımların atılmamasının, şimdilik sadece oldukça daralan ve Batı Şeria’daki Mahmut Abbas yönetimi ile sınırlı kalmış bir yönetimin bu devletlerce tanınmasının aslında radikal bir değişimin olmadığını vurgulamakta fayda var. Üstelik tanıma koşulları Hamas’sız Filistin, direniş örgütlerinin olmadığı Filistin, direnişsiz Filistin’dir. Siyonist devleti ile bir derdi olmayan Batı’nın, hatta işi bu günlere getirmekte büyük rol üstlenmiş Batı’nın hâlâ yerinde duruyor oluşu da vurgulanması gereken diğer bir husustur.
Fakat her şeye rağmen bu adımları atmalarını sağlayan şey küresel çaptaki soykırım karşıtı eylemlerdir. Savaş karşıtı hareketliliğin gücü teker teker devletlerin iç işleyişlerini etkileyen bir aşamaya gelmiştir. Bu durum kapitalist toplumsallığı oldukça tehdit ediyor, meşruiyetlerini yerle bir ediyor. Kısmi de olsa böylesi adımların atılması bundan kaynaklıdır.
Küresel Sumud Filosu günlerdir yolda ve halklar arası dayanışmanın bir simgesi haline gelmiş durumda. 44’ten fazla ülkeden katılımcıyla insani yardım taşıyan bir filo. Siyonizmin Gazze’deki ablukasını kırmak ve Filistinlilerin sesi olmak için yoldalar. 7 Ekim’in ikinci yılına girerken yüzlerce ülkede on binlerce eylem örgütleniyor. Halkların birlikte mücadelesi umudu büyütüyor.
Son olarak, bu süreçte tek bir gerçekten bahsedilebilir. 1948’den bugüne değişmeyen tek gerçek. O da Filistin halkının Siyonizme karşı İntifadası. Bölge’de mücadele sürecek, İntifada kazanacak, Filistinliler kazanacak.
