NATO’ya Sadakat ve TRÇ İttifakı

Türkiye, Demokrat Parti’nin iktidarı döneminde -1952 yılında- NATO’ya üye oldu. Soğuk Savaş yıllarında ABD’den Marshall yardımlarının alınması ve sözde komünist yayılmacılığa karşı güvenlik gerekçesi olarak kamuoyuna NATO zorunlu bir pakt olarak sunulmuştur. Ancak 1950’li yılların sonuna doğru kendisini iyiden iyiye gösteren ekonomik kriz ve ABD’nin yardımlarındaki azalmalar Türkiye’nin dış politikasında bir denge siyaseti izlemeye ve Sovyetler ile ilişkiler kurmaya zorlamıştır.

Demokrat Parti’nin dış politikası 1950’li yıllarda bütünüyle emperyalist sistemin merkezine, yani ABD’ye ve NATO’ya bağlanmıştı. Menderes hükümeti, Marshall yardımları ve Truman Doktrini çerçevesinde güvenliğini Batı’ya emanet ederek kendi burjuvazisinin iktisadî çıkarlarını garanti altına almak istedi. Bu, Türkiye’yi emperyalizmin Orta Doğu’daki ileri karakolu haline getirdi. Bağdat Paktı ve CENTO gibi oluşumlar, aslında Sovyetler Birliği’ni kuşatmanın araçlarıydı. Türkiye’nin bu paktlardaki rolü de Orta Doğu’daki Amerikan çıkarlarına hizmet etmekten öteye gitmedi.

Ancak 1957’den sonra koşullar değişti. ABD, Eisenhower Doktrini ile Orta Doğu’ya doğrudan müdahil olmaya başladı, Türkiye’nin bölgesel rolü ikincil hale geldi. Üstelik ABD yardımlarının azalmasıyla Türkiye ekonomisi kriz içine girdi. Burjuvazi ve iktidar, bu krizden çıkış için yeni kaynak aramak zorunda kaldı. Böylece Menderes ve özellikle Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, SSCB ve tarafsız ülkelerle ilişki kurma arayışına yöneldi. Bu, bağımsızlık veya anti-emperyalizm değil, iki kutuplu dünyada kutuplararası çelişkilerden yararlanma girişimiydi. ABD ile pazarlık gücünü artırmak, burjuva düzenin krizlerini hafifletmek için Moskova bir “denge unsuru” olarak devreye sokulmak istendi.

1959’dan itibaren Türk dış politikasında çok taraflılık söylemi öne çıktı. Sovyetler’le ekonomik iş birliği, bazı kamu yatırımlarına kredi sağlanması gibi adımlar gündeme geldi. Menderes’in 1960 Temmuz’unda Kruşçev ile görüşmesi planlandı. Fakat bu açılım, Washington’da ciddi rahatsızlık yarattı. CIA ve ABD çevreleri, Türkiye’nin Sovyetlerle yakınlaşmasını Orta Doğu’daki Amerikan nüfuzu için tehdit gördü. Bu nedenle Türkiye’nin girişimini boşa çıkarmak için hem İran Şahı kışkırtıldı hem de Ankara üzerindeki baskılar artırıldı.

27 Mayıs darbesi bu bağlamda özel bir önem taşır. Darbe sonrasında askeri yönetimin ilk bildirilerinde NATO ve CENTO’ya bağlılık ilan edilmesi tesadüf değildir. Menderes’in Moskova açılımı, ABD açısından güvenilmezlik işareti olarak algılanmıştı. Darbenin doğrudan CIA tarafından örgütlendiğini kesin olarak söylemek zordur; fakat ABD’nin Türk iç siyasetine müdahale ettiği, DP hükümetinin Sovyetler’e yönelmesinden rahatsız olduğu açıktır.

Sonuçta, DP’nin “alternatif dış politika” arayışı burjuvazinin yapısal bağımlılığını değiştirmedi. Menderes hükümetinin Moskova’ya yönelimi, halkın çıkarları için bir anti-emperyalist açılım değil; kâğıttan bir denge siyaseti izleyerek krizi hafifletme ve iktidarı ayakta tutma girişimiydi. Türkiye işçi sınıfı açısından bu yönelimler hiçbir gerçek özgürleşme imkânı taşımadı. Emperyalist zincirin bir halkası olan Türkiye, yalnızca bir merkezden diğerine kayma eğilimi göstererek kendi bağımlılığını yeniden üretti. Benzer şekilde 1960-1980 arasındaki dönemde de çeşitli NATO dışı yönelimler açığa çıkmıştır.

SSCB ve Doğu Bloku’nun çözülüşünden sonra da benzer yaklaşım denge siyaseti izlenimi veren taktiksel blöflerle sürdürülmek istenmiştir. Örneğin 1992’de kurulan Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü, Sovyet sonrası boşlukta Türkiye’nin Batı’dan kopmaksızın bölgesel rol arayışının ifadesiydi. Aynı dönemde Rusya’ya olan enerji bağımlılığı arttı, doğalgaz anlaşmaları ve petrol boru hatları Türkiye’yle Moskova arasında ekonomi çerçevesinde diplomatik ilişkileri pekiştirdi. 2000’lerde AKP iktidarı AB üyeliği hayaliyle Batı’ya eklemlenmeye çalışırken, aynı anda Rusya ve Çin ile ekonomik ilişkilerini geliştirdi. “Şanghay Beşlisi” çıkışları, Mavi Akım ve Akkuyu anlaşmaları, sermaye sınıfının emperyalist merkezler arası pazarlık gücünü artırma hesaplarından başka bir şey değildi. Burada da NATO’ya alternatif bir bloklaşma değil, Batı’yla ilişkilerde el yükseltme çabası vardı. 2010’larla birlikte Orta Doğu savaşları ve ABD ile yaşanan krizler Türkiye’yi Rusya-İran-Çin hattına daha fazla yakınlaştırdı. Astana süreci, S-400 alımı, Kuşak-Yol projesine katılım gibi adımlar NATO’ya karşı bağımsızlık değil, egemen sınıfların yeni manevralarıydı. Türkiye hâlâ NATO üslerini barındırıyor, ABD’nin stratejik planlarına hizmet ediyor, ama aynı anda Rusya ve Çin’le pazarlık ederek kendi burjuvazisinin çıkarlarını garantiye almaya çalışıyor.

Bugün “çok kutupluluk” söylemi, halk kitlelerine “alternatif bir yol” gibi sunulsa da özünde sermayenin krizi örtme aracıdır. Zira tek kutuplu dünyadaki emperyalist rekabet ayrı ayrı kutuplarmış gibi tanımlanamaz. Türkiye burjuvazisi için Rusya ve Çin yeni pazar, enerji ve yatırım kaynağıdır. Halk içinse bu yönelimler yeni bağımlılıklar anlamına gelir. Dolayısıyla SSCB’nin çözülüşü sonrası Türkiye’nin NATO dışı ilişkileri, işçi sınıfı ve emekçi halk için bir kurtuluş değil, sermaye sınıfının emperyalist bloklar arasındaki çelişkilerden faydalanma çabasıdır. Tam da bu sebeple Bahçeli’nin “Türkiye-Rusya-Çin ittifakı” çıkışı burjuva milliyetçiliğinin ve egemen sınıfların çıkarlarının ideolojik bir ifadesi olarak değerlendirilmelidir. Çünkü bu yeni bir girişim değil geçmişten günümüze çeşitli şartlarda kendisini göstermiş bir taktik manevradır. Zaten MHP’nin siyasal programı da incelendiği zaman tıpkı geçmişteki harici siyasette de altı kalın bir şekilde çizilen “NATO ve müttefiklere sadakat” burada da yer almaktadır:

“ABD ile ilişkilerimizin ekonomik, siyasî ve güvenlik boyutlarıyla her iki tarafın çıkarlarına hizmet edecek şekilde, eşitlik ve karşılıklılık temelinde yürütülmesi esas olacaktır. Aynı zamanda NATO kapsamında bir müttefikimiz olan ABD ile ilişkilerimiz; ikili bir ilişki olmanın ötesinde Avro-Atlantik bölgesi ve hatta dünya barış ve istikrarı açısından kritik önem taşıdığı gerçeğine uygun ve Türkiye’nin menfaatleri doğrultusunda politikalar izlenerek yürütülecektir. Farklı uluslararası paktlara ya da iş birliği örgütlerine yönelim sadece ekonomik kaygıları azaltarak iç politikada kendini tahkim etme üzerine kurulmuştur.”

MHP 2024 siyasal programında da görüldüğü üzere geçmiş iktidarlar ile aynı biçimiyle NATO ve ABD’yi müttefik olarak tanımlanmış, farklı paktlarla iş birliği veya ortaklık durumlarının mevcut müttefiklik ilişkilerini zedelemeyeceğinin altı çizilmiştir.

Neden TRÇ İttifakı?

Birincisi, Türkiye burjuvazisi özellikle NATO’nun krizleri, ABD hegemonyasının zayıflaması ve AB’nin iç çelişkileri karşısında “alternatif güçlere” yaslanma arayışındadır. Bahçeli’nin çıkışı, esasen Türk egemen sınıfının kendi bağımsız çıkarları için daha avantajlı pazarlık koşulları yaratma hamlesidir. Ancak ülke tarihinde ülkücü zihniyetin iplerinin her daim CIA’in ellerinde olduğu herkesçe malumken bu çıkışların altının da boş olduğunu ifade etmekte fayda vardır. Bu yönüyle söylem tıpkı geçmişte olduğu gibi sadece emperyalist bloklar arasında manevra yapma çabası gibi kendini göstermiştir. Elbette dış siyasette Batı’ya endekslenme ve NATOculuk tek başına ülkücü siyasete özgü bir durum değildir. Türkiye’nin kuruluş kodlarında yazının girişinde kısa tarihçesini verdiğim dönem ve öncesinde de Amerikan yanlısı Batıcılık hep mevcuttu. Devletin çekirdeğinin Batı siyasetine göbekten bağlı olduğunun altını çizerek, MHP’nin bu çekirdekte önemli bir yer tuttuğuna işaret etmek gerekir.

İkincisi, Bahçeli’nin çizgisi milliyetçi-muhafazakâr bir hegemonyanın dış politikaya yansımasıdır. Bahçeli’nin bu çıkışı, MHP’nin mevcut iktidar blokundaki rolünü pekiştirmeye yöneliktir. AKP iktidarı hem NATO ile bağlarını sürdürüyor hem de Rusya ve Çin’le pazarlık alanları açarak “çok yönlü dış politika” iddiası taşıyor. Türkiye burjuvazisi için “Rusya-Çin ittifakı” söylemi, NATO’ya karşı halk kitleleri nezdinde “alternatif bir güç merkezi” imajı yaratmak, milliyetçi tabanı konsolide etmek ve iktidarın krizlerini örtmek için kullanılıyor. Bu, yalnızca sermaye sınıfının çıkarlarının milliyetçi bir ambalajla sunulmasıdır.

Üçüncüsü, MHP, içeride yaşanan ekonomik kriz, işçi sınıfının artan hoşnutsuzluğu ve Kürt sorunu bağlamında kitleleri “dış tehdit” ve “millî birlik” söylemleriyle kontrol altında tutmayı amaçlıyor. Rusya-Çin eksenine vurgu, NATO karşıtlığını sahici bir anti-emperyalizmden koparıp “millî bağımsızlık” retoriği üzerinden sisteme eklemlemeyi hedefliyor. Böylece işçi sınıfının öfkesinin devrimci bir hatta yönelmesi engelleniyor.

Sonuç

Türkiye sermaye sınıfı için Rusya ve Çin, hem enerji ve ticaret açısından yeni pazarlar hem de Batı karşısında koz işlevi görmektedir. Bahçeli’nin çıkışı, sermayenin bu yönelimine milliyetçi-muhafazakâr bir meşruiyet kazandırma girişimidir. Aslında bu tür çıkışlar pratikte fazla karşılık bulmasa da, küresel düzeyde yaşanan hegemonya krizi Türkiye gibi bölgesel güç iddiası taşıyan alt emperyalist aktörlere Rusya ve Çin ile çeşitli ekonomik anlaşmalar yapma imkânı tanıyor. Bu da söz konusu ülkelerin güçlü bir profil sergilemelerine yarıyor. Ancak öyle bir an gelir ki, örneğin Trump sahneye çıktığında, kimin gerçekten ipleri elinde tuttuğu açıkça ortaya konur. 25 Eylül 2025’te Beyaz Saray’da gerçekleşen Erdoğan Trump görüşmesi sanıyorum bunu çok güzel ortaya koyuyor. Tabii bu da başka bir yazının konusu. Türkiye’de ekonomik yıkım, yoksulluk ve işsizlik derinleşirken Bahçeli’nin çıkışı, bu sorunlardan dikkati uzaklaştırmaya yarıyor. “Yeni blok” söylemi, sanki Türkiye’nin krizden çıkışı dış politikada yön değiştirmekmiş gibi sunuluyor. Oysa kriz kapitalizmin kendi çelişkilerinin ürünüdür.

Scroll to Top