Kapitalist üretim tarzında işçiler üretimin maliyet kalemlerinden biridir ve maliyetleri düşürmek söz konusu olduğunda işçinin canı pek de mühim değildir.
İşçiler ise günlük geçimini sağlamak için, bırakın insanca yaşama hakkını iş güvenliği şartlarının bile olmadığını “göz göre göre” bu sürecin parçası olmak zorundadır.
Marx, “İşçi bir meta düzeyine inmiştir ve metaların en zavallısı haline gelmiştir” diyerek bu süreci tarifler. Ve uzun uzun 18.yüzyıl sonu ile 19. yüzyıl başlarında makina başlarında “öldürülen işçileri” anlatır.
Çalışma saatlerinin sınırlandığı ve daha genelinde işçilerin çalışma hayatında belli güvenceleri kazandığı sendikal haklar, işçi sınıfının makina kırıcılardan başlayıp gizli işçi birliklerine kadar uzun yıllara yayılan mücadelesine dayanır.
1970’lerde neoliberal politikaların hız kazanması, esnekleşme ve güvensizleşmeyi yaygınlaştırırken işçilerin çalışma koşullarını kötüleştirdi. Sonrasında Sovyetler’in dağılışı ve neoliberal hegemonyanın güçlenmesinin etkisiyle oluşan toplumsal ve siyasal koşullarda işçi sınıfının bilinci parçalandı ve çözüldü. Bu parçalanma ve çözülme işçilerin gücünü azalttı. Günümüzde işçi sınıfının çalışma koşulları çok geriye, neredeyse yeniden 19.yüzyılın vahşi dönemine düşürüldü.
Fakat bir fark var, işçiler artık sadece makina başlarında değil, tarlada, inşaatta, belediyede, ormanda ölüyorlar.
İSİG verilerine göre 2025’in ilk 6 ayında en az 961 işçi çalışırken hayatını kaybetti. Bu iş cinayetlerinin çoğu “münferit olaylar olarak” değerlendirildiğinden gündeme bile girmedi. Oysa her gün 5 işçi çalışırken ölüyor.
Kasten Öldürülen Hainler !
Sınıflar mücadelesinde patronların saldırganlığı sertleşiyor. İşçiler ise iş koşullarının zorlamasıyla “kendiliğinden” direnmeye çalışıyor.
Kapitalizmin çoklu krizinin derinleşmesi süreci, milyonlarca insanı “iş güvencesi” bile olmadan sistemin dışına iterken, aynı anda ideolojik-hegemonik kuşatması altında toplumu sermayenin çıkarları yönünde belirlemeye devam ediyor.
Sınıflar mücadelesinde son dönem yaşanan iki örneğe dönüp tekrar tekrar tartışmaya ve işçilerin mücadelesini bir siyasal iradeyle buluşturmaya ihtiyaç var.
İlki, ücret zammını talep ettikleri için “hain” ilan edilen İzmir Büyükşehir Belediye işçileri.
Kapitalizmde, kafa-kol emeği ayrımı derinleşir ve kafa emeği kol emeği üzerinde hakimiyet kurar, kafa emeği kol emeğine göre daha yüksek değere sahip olur. Aslına bakılırsa kapitalizm 70’ler sonrasında dayattığı emeğin değersizleşmesine kafa emeğini de dahil etti, fakat kapitalizmin ideolojik-hegemonik söylemi yaşanan sermaye saldırısını gizliyor.
İzmir’de ne denmişti: “Çöpçü ile profesör aynı ücreti mi alacak?” ya da “Zam isteyen işçiler, nankör, hain, iş bulduğuna maaş aldığına şükretmeli!”
İkincisi ise, Eskişehir orman yangınında “öldürülen” ve “şehit” ilan edilen işçiler.
“TCK’nın 81. Maddesine göre; Kasten Öldürme Suçu, hem icrai bir hareketle hem de ihmali bir hareketle işlenebilir.”
Eskişehir’de ekipmansız, dinlendirilmeden ve 24 saat çalıştırılarak yangın söndürmeye gönderilen 10 işçi yetkililer eliyle “kasten öldürüldü.”
Bir başka işçi daha, itfaiye eri Ramazan Şaşkın, ameliyatından 1 hafta sonra yangına müdahale ederken hayatını kaybetti. Eğitim, ekipman desteği bile verilmeden alevlerin içinde katledilen işçiler, “şehit” ilan edildi.
Sermaye, işine geldiğinde “hain, nankör” bazen de “şehit” ilan ettiği işçilerin “uysal köleler” olarak kaderlerine razı gelmesini istiyor.
Sınıfa Karşı Sınıf Mücadelesi
Başlıktaki soruyu tersten sorarak devam edelim.
“TÜSİAD üyeleri neden hiç toplu halde ölmez?” diye soralım ve Temmuz’un 7’sinde çıkan bir haberi hatırlayalım:
“Patronların “Kazan-Kazan” keyfi. 11 milyar dolarlık fotoğraf. TÜSİAD’ın 4 eski başkanı aynı teknede buluştu. Eczacıbaşı, Boyner, Komili ve Sabancı üyeleri ‘Win-Winn’ isimli yatla koyları gezdi”
Basit gibi görünen bu soru ve eklediğimiz yat keyfi haberi, karşı karşıya kaldığımız alçaklığı, daha politik bir ifade kullanacaksak eğer, sınıflar arası çelişkiyi ortaya koyuyor. İşçilerin “kaderinde” toplu halde ölmek varken, patronların “kaderi”, “keyif ve kazançtır.”
Bu kazancın işçilerin kanıyla büyüyor oluşu patronların keyfini hiç bozamaz. Kapitalist düzenin işleyişinde patron olmak bunu gerektirir. Malum deyişle “işin fıtratında bu vardır!”
“Biz bir aileyiz masalı” anlatılırken; patronlar yat keyfi yapar, işçiler sistemin çarkları arasında öğütülür.
İşte tam da bu yüzden işçi sınıfı yaşamak için politik bir bilinç ve pratiği yeniden inşa etmek zorunda.
İşçilerin varlığının parçalanıp tekil bireylere indirgenerek güçsüzleştiği ve sendikal çözülmenin derinleşmesi sonucu yalnızlaştığı yerden ayağa kalkacak bir pratik dönemi kararlıkla örgütlemek zorundayız.
Madem patronlar bizi yeniden 19. yüzyıl koşullarına sürüklüyor, o zaman gelin biz de o dönemdeki işçi yoldaşlarımızın şiarını yeniden yükseltelim:
“Karnımız için ekmek, ruhumuz için gül istiyoruz. Her şeyi istiyoruz!”

