Kıvılcımlı, İslam ve Marksizm – 1

El Yazmaları’nın Notu: El Yazmaları yazarı Caner Malatya Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın İslâmiyete yönelik yaklaşımı hakkında hazırladığı yüksek lisans tezini El Yazmaları için revize etti. Daha önce yayımladığımız birinci bölümde Hikmet Kıvılcımlı’nın tarih tezinde ileri sürdüğü görüşlere yer verilmişti (https://elyazmalari.com/2020/01/09/kivilcimli-islam-ve-marksizm-1/) Hikmet Kıvılcımlı’nın dinleri ele alışının incelendiği dizinin ikinci yazısını siz okuyucularımızın ilgisine sunuyoruz.

Giriş

Toplumsal gerçeklik, gerek üretim biçimi ve sınıf hareketlerinin içsel varlığıyla gerekse çevrimsel ve yayılmacı kimi koşulların etkisiyle oluşmaktadır. Toplumsal gerçekliğin bu oluşumu, toplumun temel yapıtaşını oluşturan üretimin gerçeklik kazanmasıdır. Fakat toplumsal gerçeklik, üretim olgusunun yanı sıra toplumsal yaşamın düzenlenmesi ve üretimin sürekliliğinin sağlanması bakımından biçimlendirilir.

Türkiye toplumsal gerçekliğini belirleyen en önemli öğelerinden biri de kuşkusuz İslam’dır. Fakat İslam’ın üretim biçimi ve sınıf hareketlerinin belirleyicilerinden biri olarak ele alınması Türkiye’deki sosyalist hareketlerin birçoğu tarafından göz ardı edilmiş ya da önemsenmemiştir. Türkiye’deki sosyalistler İslam’a yaklaşımlarında genel olarak Müslümanların insanüstü ve oldukça soyut bir Allah anlayışından hareket ettikleri, dolayısıyla somut gerçeklikle bağı olmayan bu soyut inanışın sadece acıları, sömürüyü hafifletmeye yarayan bir “afyon” olduğu görüşünden hareket etmektedirler. Bu görüşün devamı olarak da yapılması gerekenin inançlı insanlara dinin “afyon” niteliğinin gösterilerek terk edilmesi gerektiği ve acılara ve sömürüye karşı çözümün sınıf mücadelesine katılmaktan geçtiğinin propaganda edilmesi olduğu ifade edilmektedir. Bununla birlikte İslam’ın getirdiği kültürel etkilerin “gerici” nitelik taşıdığından dolayı bu kültüre ait davranış biçimlerinin de tamamıyla reddedilmesi gerektiği de belirtilmektedir.

Bu konuda tek ve en önemli istisna ise Hikmet Kıvılcımlı’dır. “Dini siyasete alet etmekle” yargılanan[1] ilk ve tek sosyalist olan Hikmet Kıvılcımlı, İslam’ı bir bütün olarak sistematik ve maddeci bir şekilde analiz ederek ele alan tek sosyalist olmaya devam etmektedir. Hikmet Kıvılcımlı, İslam’daki Allah anlayışının aslında tarihsel determinizm yani tarihin gidiş kanunları olduğunu ileri sürmüştür. Buna göre Müslümanların “Allah”ı, üretim biçimi ve sınıf mücadeleleri tarafından belirlenen tarihin gidiş kanunlarıdır. Dolayısıyla Allah’a olan inanış, esasında tarihte gerçekleşen olayların üretim biçimi ve sınıf mücadeleleri tarafından belirlendiğini kabul eden somut ve maddecil bir inanıştır. Buna ek olarak Kıvılcımlı İslam’ın Yukarı Barbarlık Konağı’ndaki Arap toplumunun medeniyete geçişinin düşüncesi olduğunu, bundan dolayı medeniyetin sınıflı toplumun değerlerini taşımakla birlikte komünal değerleri de barındırdığını belirtir. Bu yüzden İslam’ın getirdiği kültürel etkilerin “gerici” yönleri olmakla birlikte temel olarak kimi komünal etkiler taşıdığını belirtir ve sosyalistlerin kendi özgünlüklerini korumakla birlikte bu komünal etkileri “modern sosyalizm” mücadelesiyle birleştirmeleri gerektiğini vurgular.

Bu çalışmamızda öncelikle Hikmet Kıvılcımlı’nın İslam’ı analiz edişini ele alacağız. Bunun için de ilk olarak Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi’ni incelemek gerekmektedir. Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi, kendisinin deyişiyle “susuş kumkuması” ile karşılanmış, sosyalist hareket tarafından da dikkate değer görülmemiştir. Bununla birlikte Kıvılcımlı’yı ve onun teorik katkılarını anlayabilmenin yolu tarih tezini ele almaktan geçmektedir.

1. Hikmet Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi

a.Tarih ve Üretici Güçler

Kıvılcımlı’ya göre tarih çok yanlıdır, çelişkilidir ve temeli üretimdir. Tarih metodu sebep-sonuç, mekân ve zaman içinde birbirleriyle karşılıklı etki, birbirinden ötekine geçiş ve atlayış bağlantılarıyla ele alınmalıdır. İnsanın kendi dışında, isteğinin ve iradesinin üstünde etki yapan çevresi kendisi doğmadan önce vardır. İnsan yaşarken de kendisinden önce var olmuş olan çevresinin şartlarına göre hareket eder.[2]

İnsan doğaya toplum aracılığıyla ve araçlarıyla tepki gösterir. Tekniğin gelişiminde doğal şartları ancak toplum sebepleri ile bir araya gelirse gelişme gösterir. İnsan toplumla doğayı değiştirir ve dolayısıyla aynı zamanda doğa da toplumun eseridir.[3]

İnsanlar tekniği kullanıp içinde bulunduğu maddi koşulları işleyip değiştirirken toplum ve birey arasında diyalektiği de geliştirir. Toplum ve birey arasındaki diyalektik birbirine üstün gelmek şeklinde değil, birbirini dengeleyecek şekilde gerçekleşir. Bu gerçekleşme Kıvılcımlı’nın deyişiyle “cebirsel akış” şeklinde olmaktadır. Bu cebirsel akış, toplum ve birey arasındaki diyalektiğin birbirlerini denkleyen, oluşturan bir etkileşimli eylemsellik çerçevesinde gerçekleşmesidir. Bu cebirsel akışın gidişini belirlemede üretici güçlerin gelişimi temel etkenlerden biridir.[4] Hayatın yeniden üretimini sağlayan üretici güçler tarihi en son olarak belirleyendir. Bu maddi güç aynı zamanda bilinci de belirler.[5]

İnsanın somut varoluşunu etkileyen en önemli nedenlerden biri üretici güçlerdir. Kıvılcımlı dört üretici gücün olduğunu ileri sürmektedir: İnsan, tarih (gelenek-görenek), teknik ve coğrafya. “Medeniyetlerin kuruluş ve yıkılış kanunlarının” gerçekleşmesinde bu dört üretici güç belirleyicidir. İnsan ve tarihin manevi, coğrafya ve tekniğin maddi güçler olduğunu söyleyen H. Kıvılcımlı, bu güçlerin birbirlerini olabildiğince denk şekilde etkilediğini belirtir.

Fakat toplumlar ayrı insan, tarih, teknik ve coğrafya üretici güçlerine sahip oldukları için ayrı biçimlere sahip toplumlar oluşabilir. Bu üretici güçlerin süreç içerisinde gelişmesi, mevcut toplumu değişime zorlar ve bu zorlama bir krize yol açar. Bu krizin sonucunda ise tarihsel ve sosyal devrimler gerçekleşir ve bu üretici güçler yeni bir düzlemde tekrardan oluşurlar.  Bu parçalanma ve tekrar derlenme “tarihin gidiş kanunları” doğrultusunda olur ve Kıvılcımlı bunu tarihsel determinizm olarak tanımlamaktadır.[6]

İnsan üretici gücü, üretici güçlerin içinde en elastiki ve uyum yapma yetenekli olanıdır. İnsan üretici gücü, insanların birbirleriyle ve doğayla olan ilişkilerinden doğan somut eylemlerdir. Nitekim tarihe yön veren öğelerden biri de insanların bir araya gelerek oluşturdukları bir toplumun başka bir topluma karşı somut eylemde bulunmasını sağlayan “Kolektif Aksiyon”dur. Bu kolektif aksiyon aynı zamanda insanların bir araya gelerek oluşturdukları kolektif emek gücünün bir başka görünümüdür ve insan üretici gücünün somutlaşmasıdır. Diğer yandan insan üretici gücü, teknik üretici gücüne ve coğrafyaya oldukça bağımlıdır. İnsan, düşünüp yeniden yeni davranışlar geliştirerek diğer üretici güçlerin altında kalmamayı başarabilir. Fakat insanlığın gelişimi göz önüne alındığında insan üretici gücünün diğer üretici güçlere olan bağımlılığı görülmektedir. [7]

Kıvılcımlı’ya göre tarih, son derece somut, insan eylemidir. İnsan gelenekler ve göreneklerle düşünüp davranır ve bu gelenekler bilinç yerine geçerler. Gelenekler ve görenekler, insanların kendileriyle çevrelerini yorumlama ve bu yorumlama doğrultusunda üretimi gerçekleştirmeye yönelik eyleme, davranma biçimleridirler. Bundan dolayı nesiller boyunca, yüzlerce-binlerce yıl bu gelenekler terk edilemezler. Tarih üretici gücü de insanın geçmişten kalma gelenek-göreneklerle, içinde yaşadığı belirli coğrafya ve tekniğe dayanarak yaptığı yaşama eyleminde belirli seviyeye ulaşmış kolektif aksiyonundan doğar ve gelişir. [8]

Teknik üretici gücü ise insanın çevresine uyum geliştirmekte kullandığı ve bu açıdan insanın kendisinden de daha fazla uyum zenginliklerine sahip olan bir üretici güçtür. İnsan teknikle toplum biçimlerini başkalaştırmıştır. Teknik üretici gücü, potansiyel gücü ile komünü parçalayıp sınıflı toplum biçimlerini gelişime açarak insan toplumuna çağları aştıran başlıca maddi güçtür. Fakat teknik üretici gücü, ancak sınıflı toplumda diğer üretici güçlerden daha fazla etkin olabilmektir. [9]

İnsan toplumu yaşayabilmek için doğayı toplumcullaştırarak, yani insan toplumu doğal güçleri ve nesneleri toplumun yararına kullanabileceği şekilde biçimlendirir. Böylece insan toplumu doğayı kendisi için biçimlendirerek yani toplumcullaştırarak doğayı kendi mekânı haline getirmiştir.  Bu durum insanın teknik ve metot geliştirmesine yol açar. İnsan toplumu, üretici güçlerin bütünlüğü içerisinde doğayı istediği koşullarda toplumcullaştırması coğrafya üretici gücüdür. İnsanın doğayı toplumcullaştırabilmesi için teknik, metot, toplum ve gelenek gibi üretici güçleri geliştirmesi gerekmektedir. Bu güçler gelişmedikçe doğayı toplumcullaştıramaz, coğrafya üretici gücünü geliştiremez. Doğanın olanakları, onu değerlendirebilecek gelişmişlikte bir toplum olmadıkça bir hiçtir ve coğrafya üretici gücü gelişemez. Dolayısıyla coğrafya üretici gücü de, diğer üretici güçlerle topyekûn etkileşimle gelişebilmektedir. [10]

Üretimin gelişimi sadece tekniğin değil, bütün üretici güçler diyalektiğinindir. Örneğin göçebelik aşamasına coğrafya üretici gücünün evcilleştirecek hayvan sürüsünü sunması ve insan aklıyla geçilmiştir. Medeniyete coğrafyanın subtropikal ırmak boyunda ekilebilir toprak sunması, insan toplumunun kolektif emek birikimleriyle-gelenekleriyle ve aksiyonlarıyla ve ateş, ok, yay, çömlekçilik, kerpiç ev gibi tekniklerle geçilmiştir. Dolayısıyla üretici güçler, birbirinden koparılamaz bir biçimde bütünlük sergileyerek dinamik bir etkileşim içindedirler.  [11]

Kıvılcımlı’nın üretici güçleri dörde ayırması ve bunlardan insan ve tarih üretici gücünü “manevi” olarak tanımlaması, Marksist üretici güçler tanımlamasından ayrılma olarak görülebilir. Kıvılcımlı bu üretici güçleri üretimin gerçekleşmesini sağlayan kolektif aksiyon ve gelenekler-görenekler gibi eyleme biçimleri üzerinden tanımlamaya özen göstererek bu “ayrışmanın” önüne geçmeye çalışmıştır. Fakat bu Marksist tanımlamadan bir farklılaşma ortaya çıkmıştır. Kıvılcımlı da bu ayırmayı soyut olarak görünen şeylerin altındaki somut gerçeklikleri ortaya çıkarıp derinleştirmek için yaptığını ifade ederek farklılaşmayı Marksizm’den kopmadan hatta Marksizm’i derinleştirmek adına yaptığını belirtmiştir. Bununla birlikte insan ve tarih üretici gücünün ayrı olarak ele alınması teknik ve coğrafi belirleyiciliğin de önüne geçilmesini sağlamıştır.

Kıvılcımlı medeniler ile barbarların 15. yy’a kadar birbirleriyle dövüşerek bir arada var olduklarını belirtmektedir. 6500 yıl medeniyet ile barbarlık çatışmış, kimi zaman barbarlar kimi zaman medeniler kazanmıştır; kapitalizm ise barbar düzenini alt etmiştir.

b. Antika Tarih ve Barbarlık Konakları

Kıvılcımlı insanlık tarihini iki bölüme ayırır: Kapitalist üretim biçiminin hâkim olduğu dönemi “Modern Tarih”, öncesindeki dönemi ise “Antika Tarih” olarak tanımlamaktadır. Fakat modern tarih ile antika tarih birbirinden kopuk değillerdir. Modern tarih, antika tarihin temellerinden çıkıp gelmiş ve antika tarihte yaşanan olayları modernize etmiştir. [12]Modern tarihte teknik üretici gücü öne çıkarak belirleyici olurken, antika tarihte diğer üç üretici güç (coğrafya, insan ve tarih) belirleyicidir. [13] Bu bağlamda da iki çağ bulunmaktadır: 1) Tarihsel Devrimler Çağı: Bezirgân ekonomisi temeldir, medeniler ve barbarlar çatışır. 2) Sosyal Devrimler Çağı: Modern kapitalizm çağıdır. Barbarlar yoktur, iç zıtlıkların çatışması vardır. [14]Bu tarihsel ve sosyal devrimler, mülkiyet biçimleri üretici güçlerinin gelişmesini engellediği zaman gerçekleşmektedirler.[15]

Kıvılcımlı medeniler ile barbarların 15. yy’a kadar birbirleriyle dövüşerek bir arada var olduklarını belirtmektedir. 6500 yıl medeniyet ile barbarlık çatışmış, kimi zaman barbarlar kimi zaman medeniler kazanmıştır; kapitalizm ise barbar düzenini alt etmiştir. [16]

Kıvılcımlı, Marks’ın Antika Tarih konusundaki araştırmalarının bütün teorik derinliğine rağmen tamamlanmış bir eser sunmadığını belirtir. Bunun nedenini ise Marks modern toplumla ilgilenmekten antika tarihle yeterince ilgilenememesi olarak gösterir. Kıvılcımlı Engels’in de antika tarih üzerinde kısmen durabildiğini belirtmiştir. Bundan dolayı kendisinin Antika Tarihi incelediğini ifade etmiştir. [17] Hobsbawn da Marks ve Engels’in eski çağları ciddi olarak incelemelerini sağlayacak klasik eğitime ve mevcut materyale sahip olmadığını belirtir. Hobsbawn, Marks ve Engels’in Formen’in yazıldığı dönemde ilkel toplumlara dair bilgilerinin yalnızca taslaksal bilgiler olduğunu yazmaktadır.[18] Kıvılcımlı Marks’ın basit ve geniş yeniden üretim kavramlarını kullanıp, Antika Tarihi basit yeniden üretimin, Modern Tarihi de geniş yeniden üretimin hâkim olduğu tarih olarak ayırarak farklı ve Marksizm dışı olmayan bir tarihlendirme yapmıştır. [19]

Kıvılcımlı barbarları tamamlarken Morgan ve Engels’in sınıflandırmasını kullanmaktadır. Barbarlık birbiri ardı sıra gelen aşağı, orta ve yukarı barbarlık konaklarındaki toplulukları ifade etmektedir. Bu ilkel barbar topluluklarda emeğin sübjektif ve objektif şartları toplumsaldır. İnsan ve doğa iç içedir. Dolayısıyla üreme ve yeniden üretim de toplumsaldır, ortak mülkiyetle gerçekleşir. Bu toplum biçimi komündür. Komünün temeli tarımdır. Tarımda “Kolektif Emek” ağır bastıkça “Ortak Mülkiyet” de ağır basar. Fakat coğrafya ve teknik üretici güçlerin gelişmesiyle birlikte tarımda “Kolektif Emek” ne kadar az ağır basarsa, “Özel Mülkiyet” de o kadar ağır basar. Bunlarla birlikte komünde teknik ve coğrafya üretici gücünden çok insan üretici gücü belirleyicidir.[20]

Aşağı Barbarlık konağındaki topluluklarda ziraat değil çapa ekimi vardı ve toprağın verimi bittikten sonra başka bölgelere gitmekteydiler. [21] Orta Barbarlık’taki topluluklarda ise göçebelik ve çobanlık hâkimdi. Çobanlığın oluşumu, özel mülkiyetin, özel ailenin tohumlarını atarak ataerkilliğe geçişin ve kadın-erkek işbölümünün yolunu açmıştır. [22] Ziraatın keşfedilmesinin sonucunda kentleşme ve yerleşikliğe geçiş, Yukarı Barbarlık Konağı’nı oluşturmaktadır. Ziraatla birlikte demirin keşfi de devrimi başlatır. İlk iş bölümü efendi-köleyi yaratırken, ikincisi zanaat ile ziraat arasında yaratılır. Bu da ürünlerin değişimine, ticaretin ve paranın doğuşuna yol açar. Bu durum sadece savaş durumunda seçilen askeri şefin kalıcılaşmasına, soyca devam eden liderliğe yol açar. Bu da üçüncü iş bölümüne yol açar, bezirgânları dünyaya getirir. [23]

Yukarı Barbarlık’tan önce alışverişler değiş-tokuş niteliğindeydi ve kabile şefleri bu alışverişlerde toplumun tümü adına davranmışlardır. Genişleyen işbölümlü üretimle birlikte alışverişin de genişlemesi özel bir alışverişçi sınıfı gerektirmiştir. Toplum, bu işle ilgilenmeleri için bazı kişileri görevlendirmiştir. Bezirgânlar toplum adına görevlendirilmiş ve gıda maddelerini madenlerle takas etmişlerdir. Kentin ilk zamanlarında “Kan’a” göre yani klan örgütlenme devam ettiğinden kentin yönetimi “imam”, “işakku” gibi öğüt veren, yol gösterenlerin elindeydi ve yurttaşlar ortak karar almaktaydılar. Bezirgânlar yönetimdekilerle yani “ulularla”, tapınakla işbirliği içinde fazlaya el koyup sosyal sınıflaşmanın oluşmasını sağladılar. Zamanla da bezirgân (özel) ile tapınak (kamu) arasındaki çatlak ilerlemiş ve karma sistem özelin lehine sonuçlanmıştır. Bezirgânlar üretimdeki ihtiyaçtan doğmuş, sonrasında ise üretime egemen olmuşlardır. Bezirgânlıkla birlikte ziraatın da yardımıyla kent ortaya çıkmıştır.[24]

İlk kentlerin ortaya çıktığı Irak’ta madenler önemli rol oynamışlardır. Maden yataklarını elde etme önemli savaş nedeni ve ticaret nedeni olmuştur. Subtropikal ırmak bereketine sahip kentler, taş-maden kıtlığı çekmekteydiler. Bu kıtlığı ise madenlerin bulunduğu yerlerdeki Orta Barbarlık’taki topluluklarla savaşarak ya da ticaret yaparak gidermeye çalışmışlardır. Özellikle demirden yapılan aletler, sulama ve toprağın onarımının süreklileşmesiyle üretim bollaştı ve üretim işi de toplumsallaşmıştır. Bollaşan ürünü satmak için, yani ticaret için yeni kentler kurulmaya başlanmıştır. [25]

Üretimin gelişmesiyle birlikte oluşan kentler iki tipte gelişim göstermişlerdir: Barbar Kent ve Medeni Kent. Barbar kentte toprak ekonomisi ve ortak mülkiyet ağır basmıştır. Medeni kentte ise bezirgân ekonomi ve özel mülkiyet ağır basmıştır. [26]

Yukarı Barbarlıkta ziraatın yardımıyla doğan kent, ilk olarak içine kapanık bir örgütlenmedir. Yabancıları kenttaşlığa kabul etmeyen kent, medeniyetten sonraki halinden farklı olarak medeniyet öncesi oturukluk idi. Askeri şefin komutasında ana-kentten ayrılanlar ise kurulan kenti destanlarla anlatırlar ve sonrasında askeri şef kentin tanrısı haline gelir. Bu kentlerde de mülkiyet kent tanrısınındır, kenttaşlar aileler bazında tasarruf hakkına sahiptirler. [27]

Kıvılcımlı, Formen’i okuduktan sonra Tarih Tezi’ni yeniden yorumlayarak eklemeler yapmıştır. Kıvılcımlı Yukarı Barbarlık Konağı’ndaki yerleşik toplumda dört tip ortak toprak mülkiyeti olduğunu belirtir: Asyalı (Doğulu), Antik (Romalı), Cermen, Slav. Asyalı (Doğulu) mülkiyette Askeri Şef (Despot) bireylere toprağı tasarruf hakkı vermektedir. Antik (Romalı) mülkiyette ise mülkiyet komüne değil kente (şehir) aittir ve birey kenttaş olma üzerinden bu mülkiyete ortak olmaktaydı. Kıvılcımlı, Antik-Roma mülkiyeti ile İslam arasında benzerlik kurarak, İslam’da da toprakların bütün Müslümanlara ait olduğunu ve bireyin Müslümanlık (kenttaşlığın yerini Müslümanlık almıştır) üzerinden toprağın tasarruf hakkına sahip olduğunu belirtir. Kıvılcımlı, İslam’da toprakların bütün Müslümanlara ait olduğu düşüncesine Beytülmâl kavramı yani bütün Müslümanların “malevi” üzerinden varmıştır. Fakat Beytülmâl kavramı sadece devlete ait taşınır ve taşınmaz malların tamamını ifade etmektedir. Diğer yandan İslamiyet’te özel mülkiyet açıkça kabul edilmiştir. Bununla birlikte Allah’ın evren üzerindeki mutlak hâkimiyeti fikri üzerinden insanların eşyalar ve toprak üzerindeki sahipliğinin bir tür geçici, âriyet niteliği taşıdığı, insanların Allah adına vekil olduğu fikri yaygınlık kazanmış ve uygulanmıştır. Dolayısıyla Kıvılcımlı Müslümanların topraktaki tasarruf hakkı konusunda haklı olmakla birlikte toprakların bütün Müslümanlara ait olduğu konusunda ise somut bir gerçeklikten çok söylem üzerinden bu düşünceye varmıştır. [28] Cermen tipi ise mülkiyette birey komün üyesi olduğu için mülk sahibi olarak görünür, fakat ortak mülkiyet vardır. Cermen bireyi, özerk kişilerin karşılıklı bağı ve ilişkisi doğrultusunda toprağın sahibi gibi görünür. Slav tip mülkiyette despot mülkiyet hakkına sahiptir ve bireyin mülkiyetten nasıl tasarruf edeceğini despot belirlemektedir. [29]

Kıvılcımlı’nın Engels ve Morgan’dan barbarlık sınıflandırmasını alması ve Formen’i okumasının ardından tezine eklemeler yapması, ilkel toplumları tanımlarken Marksizm dışına çıkmamaya çalıştığını göstermektedir.

c. Medeniyet ve Ticaret

Bezirgânlığın gelişmesi ve ticaret yollarının büyümesiyle medeniyetteki kentler de büyürler. Bu durum diğer barbar toplumlara ulaşılmasını ve böylece barbarlarla etkileşimin gerçekleşerek medeniler ile barbarların birbirlerine sızmalarına neden olur. Özellikle bezirgân ekonomiden kaynaklı zenginliği elinde toplayan bezirgânlar, içteki zıtlıklara karşı korunmak için dışarıdan barbarları getirirler. Kent dışındaki barbarlar arasında ise ortak mülkiyet devam etmektedir.[30]

Medeniyet için tarım üretimi temelli şarttır, fakat tek başına yeterli değildir. Kıvılcımlı’ya göre medeniyet bezirgân sınıf ile Yazı-Para-Devlet üçüzünü barındırır. Barbarlıktan medeniyete ilk geçiş de toplumun malını bezirgânlık kanalıyla özel mülk haline getirilmesiyle olmuştur. Medeniyet karakteristiği sanayi kolları ile tarım arasındaki iş bölümünün gelişmesine bağlı olan “ticaret”tir. Toplumda, alışveriş aracıları olan bezirgânlar toplumcul bir sınıf haline geldikleri yerde ve zamanda “Medeniyet” başlar.[31]

Medeniyet ilk doğduğu yerden daha ileri ve gelişkin üretici güçlere ulaşacağı yerlere doğru yayılmıştır. Bu yayılmada tüccarlarla birlikte tapınak da dışarıya açılır. Tapınak tüccardan daha önce giderek ticaretin köşe yerlerine Orakl (Tapınak) kurar ve tüccarlar da o yol üzerinden giderler. Böylece ticaret yolları oluşmaya başlamıştır. Tarihte bütün medeniyetlerin genel gelişim yönlerini de bu ticaret yolları belirlemiştir. [32]

Antika çağ medeniyetleri arasında üç büyük ticaret yolu oluşmuştur. Birincisi Hunlar ve Atilla’nın barbar ordularının akınlarla Çin medeniyeti ile Batı Roma medeniyeti arasında açtıkları, Baykal-Ceyhun-Seyhun-Hazar Denizi-Karadeniz kuzeylerinden Orta Avrupa’ya bağlanan Kuzey Ticaret Yolu’dur. İkincisi Basra-Umman Körfezi’nden başlayıp, Şattülarap’tan Fırat- Dicle boyundan kuzeye çıkan, sonra Anadolu içlerinden Ege Denizi, Karadeniz boylarına ulaşan, Suriye’den Fenike’ye, Filistin’e, Mısır’a uzanan; Zagros dağları, İran yaylaları ve kıyıları üzerinden Orta Asya İpek Yoluna, Afganistan’a dek ulaşan Orta Ticaret Yolu’dur. Üçüncüsü ise Kızıldeniz-Hicaz-Yemen-Aden boylarından Umman Denizi ile Hint Denizi’ne doğru açılan Güney Ticaret Yolu’dur.[33]

Medeniyetler yayılma türlerine göre ikiye ayrılırlar: 1) Bitkicil medeniyet: Bir ırmağın suladığı geniş toprakların bulunduğu yerde, bir ağaç gibi dal budak salarak büyür. Fırat-Dicle ırmaklarının Irak medeniyetini, Sind Irmağı’nın Hint medeniyetinin, Nil ırmağının ise Mısır medeniyetini oluşturması ve büyümesini sağlaması buna örnektir. Keza Atina’nın Mısır’dan gelen Kekrops, Roma’nın Truva’dan Enee (Aeneas), Mekke’nin Irak-Ur’dan gelmiş İbrahim ile kent haline gelmesi, Atina, Roma ve Mekke’nin stratejik bezirgân yolları üstündeki en elverişli ortamlar olarak daha eski ve ilk medeniyetlerin sıçrama kolonileri olduklarını göstermektedir.[34] 2) Hayvancıl medeniyet: Bitkicil medeniyetin önüne aşılmaz denilen denizler çıkınca medeniyet, uzun mesafeler içinde yer değiştirip kolonileşerek yayılır ve yeni medeniyetler doğurur. Doğu Akdeniz ve Ege kıyıları boyunca kurulan medeniyetler buna örnektir. [35]

Kıvılcımlı’nın ticaret yolları tanımlaması ve medeniyet yayılması sınıflandırmasının, Frank ve Wallerstein’ın dünya-sistemi kavramına büyük ölçüde benzer olduğunu görmekteyiz. Tarihin itici gücü olarak sermaye birikimini gören dünya-sistemi kuramına göre bölgeler, ticari ve devletlerarası bir sistemle birbirleriyle bağlantılı parçalardırlar. Ve bu dünya-sistemi tek dünya-ekonomisine sahiptir. [36] Frank bütün tarih boyunca tek bir dünya-sistemi ve buna bağlı olarak da tek dünya-ekonomisi olduğunu ileri sürerken Wallerstein sadece modern kapitalizmin dünya-sistemi olduğundan bahseder. Wallerstein kapitalizm öncesinde yüksek medeniyetlerin olduğunu, bunların geniş alanları kapsayan bürokratik “dünya-imparatorlukları” olduklarını belirtir. [37] Kapitalizm öncesindeki medeniyetlerin şekillenmesinde ticaretin ve ticaret yollarının önemini vurgulayan Kıvılcımlı’nın Wallerstein ile benzer düşündüğü ileri sürülebilir.  Bu noktada Kıvılcımlı’nın dolaşımı esas alıp üretimin dönüştürücülüğünü ihmal etmemesine rağmen üretimi ikincilleştirdiğini söyleyebiliriz. Böylece dolaşımdan elde edilen birikimi öne alarak, ilkel birikimi kapitalist olmayan üretim ilişkileriyle gerçekleştirilen üretime dayanarak tanımlayan Marksist literatürden[38] ayrıştığını söyleyebiliriz.

Medeniyetleşmeyle birlikte daha da çok zenginleşen bezirgânlar, antika tarih dönemi toprak ekonomisi olduğu için paralarını sürekli toprağa yatırarak toprak sahibi olmaya yönelmişlerdir. Diğer yandan bezirgânlar, diğer kentlerdeki toprak sahiplerine borç vererek tefeciliğe de başlamışlardır. Bu borç vermenin sonucunda kenttaşı oldukları kentlerin yanı sıra diğer kentlerde de toprak sahibi olmuşlardır. [39]

Tefeci-bezirgânların biriken sermayeleriyle toprak satın almaları, kent içinde sınıflaşmalara yol açmıştır. Bu sınıflaşmalar coğrafya, tarih, insan üretici gücünün durumuna göre köleliğe veya serfliğe yol açmıştır. Örneğin Akdeniz kıyılarında bulunan medeni kentlerdeki kıraç topraklarda oluşan toprak sahipliği, kölelik-efendilik sınıflaşmasının türemesine neden olmuştur. Roma ve Bizans medeniyetleri üzerine akınlar yaparak tarihsel devrim yapan Cermen barbarları, kentte ileri aşamada toprak sahipliği ve kölelik olmadığından fethettikleri topraklardaki insanlar zamanla serf ya da derebeyi olmuştur. Kıvılcımlı, derebeyliğin tam ve orijinal bir “medeniyet” olmadığını, bir medeniyetin çökkünleştiği sıralarda ona darbe indiren barbarlığın yarattığı geçiş dönemi olduğunu ifade etmektedir. [40]

Kıvılcımlı’ya göre Tarihsel Devrimler çağı yeknesak, monoton, yekpare gidişe sahip değildir. Çoğu zaman medeniyet barbarları yenerek “medenileştirir” ya da yok eder. Bundan dolayı her barbar yığını medeniyeti yenemez, yenebilmesi şu şartlar gereklidir: Barbarların tarih ve insan üretici gücünün medenilerinkinden üstün olması, bu tarih ve insan üretici gücünün yeni teknik ve coğrafya üretici güce gebe ve o güçleri ele alabilecek güçte olabilmesi, medeniyetteki sınıf farklılıklarının keskinleşmesi ve bu keskinleşmeden dolayı sömürülenlerin toprağı “eşitçe” dağıtacak olan barbarlara yardım etmesi gerekmektedir.

d. Tarihsel Devrimler

Medeni kentlerde giderek derinleşen sınıflaşmayla birlikte iç çatışmaları hızlanır ve bu çatışmalar iki yolla çözülmüştür: Barışçıl (bir taraf başka yerlere gidip yeni bir kent kurar) ve Savaşçıl (ya iç çatışma ya da çevre kentler ile barbarların saldırısı). Bu iç çatışmalar, var olan sınıfların birbirlerini devirecek kolektif aksiyona sahip olmamalarından kaynaklı olarak bir sosyal devrime yol açamaz. Bu yüzden medeniyet giderek “çürür”. Antika medeniyetlerde Coğrafya+ Tarih (Gelenek-Görenek) + İnsan (Kolektif Aksiyon) üretici güçlerinin toplamına medenilerden daha fazla sahip olan barbarlar, çürüyen bu medeniyetleri kolayca yenerek iç çatışmayı bitirmişlerdir. Barbarlar teknik olarak geri olsalar da kolektif aksiyon güçlerinden dolayı “medenilere” karşı zafer kazanmış ve “Tarihsel Devrimleri” gerçekleştirmişlerdir. [41]

Barbarların medeniyetine geçmesine de neden olan bu tarihsel devrimler iki türde olur: 1) Yukarı Barbarlık (Tarımı keşfetmiş, kent kurabilmiş toplum) medeniyeti yıkar, orijinal medeniyet doğar. 2) Orta Barbarlık (göçebe, çoban toplum) medeniyeti yıkar, medeniyet rönesans-diriliş yaşar, barbar aşısı yapılmış olur. [42]

Kıvılcımlı, medeniyet öncesindeki barbarlık konaklarında da tarihsel devrimler olduğunu belirtir. Fakat bu devrimlerde sınıf farklılığı oluşmadığını, barbarların “ilkel sosyalist düzeninin” devam ettiğini ifade eder. Bundan dolayı medeniyet öncesinde gerçekleşen alt-üstlükleri “Ön-Tarihsel Devrim” olarak adlandırır. Bu Ön-Tarihsel Devrimler adım adım üretici güçleri geliştirerek medeniyetin doğmasını sağlamıştır. [43]

Orta Barbarlık’takiler ne maddi ortam (tarım ve kent içinde işbölümlerini geliştirmiş sanayi) ne de manevi ortam (kentleşme derecesinde sistemleşmiş kendisine özgü kurumları ve kuralları) sahibiydi. Bu yüzden yıktıkları medeniyetin kurumlarını almışlardır. Fakat Orta Barbarlık Konağı’ndaki çoban-göçebe barbarlar yıktıkları medeniyet tarafından içerilirler; bu medeniyete rönesans-diriliş yaşatırlar. Yukarı Barbarlar ise bezirgân sınıfa, yazı-para-devlet ve kentin oluş haline sahip oldukları için yeni bir medeniyet kurarlar. Yukarı Barbarlık Konağı’ndaki barbarlar, orijinal medeniyet kurabilmeleri için gerekli maddi (tarım-sanayi-işbölümü) ve manevi (devlet kurumları) temellere kısmen de olsa sahiplerdi. [44] Dolayısıyla bir medeniyetten ötekine geçişler, yeni ve taze (İnsan -Kolektif Aksiyon, Tarih, Coğrafya) üretici güçleriyle medeniyetin eşiğinde bekleyen bir barbar toplumun, tarihsel devrimler ile yazılı antika tarihe girişidir. [45] Irak, Mısır, Çin, İslam medeniyetlerinin oluşumu orijinal medeniyetlere örnek iken; Roma İmparatorluğunu çökerken Hunların,  Çin medeniyetinde Tanglar sülalesi çökerken Tibetli ulusların, İslam medeniyeti çökerken Hun torunlarından Cengiz Moğolları’nın yaptıkları tarihsel devrimler rönesans-dirilişe örnektir. [46]

Tarihsel devrimler diğer yandan kentlerdeki insanların eski medeniyetin teknik, sosyal, kültürel kazançlarını yeni topraklara götürmelerine ve tarım-sanayide işbölümünün çabuklaşmasıyla birlikte tefeci-bezirgan ekonomisinin de yayılmasını sağlayan yeni yolların açılmasına da neden olmuşlardırlar. Diğer yandan Tarihsel Devrimlerle birlikte medeniyette Kolektif Aksiyon tekrardan harekete geçer ve üretimde hız ve ürün bolluğu gerçekleşir. Bunlardan dolayı barbarların tarihteki yıkıcı rolü olumludur. [47] Fakat Barbarlar tarihsel devrimlerle antik tarihte oynadığı olumlu rolü, Hindistan gibi aşılamaz coğrafyalarda oynayamayabilir. Bu durum kastlaşmaya yol açabilmektedir. [48]

Kıvılcımlı’ya göre Tarihsel Devrimler çağı yeknesak, monoton, yekpare gidişe sahip değildir. Çoğu zaman medeniyet barbarları yenerek “medenileştirir” ya da yok eder. Bundan dolayı her barbar yığını medeniyeti yenemez, yenebilmesi şu şartlar gereklidir: Barbarların tarih ve insan üretici gücünün medenilerinkinden üstün olması, bu tarih ve insan üretici gücünün yeni teknik ve coğrafya üretici güce gebe ve o güçleri ele alabilecek güçte olabilmesi, medeniyetteki sınıf farklılıklarının keskinleşmesi ve bu keskinleşmeden dolayı sömürülenlerin toprağı “eşitçe” dağıtacak olan barbarlara yardım etmesi gerekmektedir. [49]

Barbarların ilkel sosyalist düzeninde oluşan insan savaştaki maddi gücü oluşturur. Barbarların manevi gücü gelenek-göreneklerden oluşan sosyal gücüdür, toplu bir şekilde hareket etmeleridir. Bu insan gücü ile toplu hareket ediş barbarların, sınıflara ayrıldığı için birbirinden kopuk olan medenileri yenmesini sağlar. Fakat barbarların insan ve tarih gücü teknik ve coğrafya güçleri olmadan tek başına belirleyici değildir. Bireysel mülkiyeti kaldırdıkları için medeniyetteki ezilenler barbarlara karşı çıkmaz, çoğu zaman da yardımcı olurlar. Barbarlar medeniyeti yıkarak tıkanmış ve krizde olan özel mülkiyeti dağıtır, toplumcul mülkiyeti getirir. Barbarlar medeniyeti yıktıktan sonra kendilerine geçimlik toprağı alırlar, gerisini medeniyetin halkına dağıtır. [50]Örnek olarak Osmanlılar, İslam’ı rönesans-dirilişe uğratan Selçuklular ile Roma’yı rönesans-dirilişe uğratan Bizans arasında sıkışan ve çürüyen medeniyete vurgun yapmıştır. Osmanlılar Orta Barbarlıktan geldikleri için ve bireysel mülkiyetleri olmadığından göçebe toplumun özelliklerini koruyarak dirlik düzenini getirmiştir. [51]

Kıvılcımlı sınıflaşmadan kaynaklı krizde olan medeniyetlerin ilerlemesi için, diğer medeniyetlerin müdahalesini dışlamamakla birlikte, “dışarıdan” müdahale eden barbarlara gereksinim duyduğunu ileri sürerek barbarların müdahalesini diğer medeniyetlerin müdahalesine öncelemesi, Kıvılcımlı’nın “dış belirlenim” varsayımına ve dünya-sistemi kuramına ayrıştığı noktayı oluşturuyor. Tarihin itici gücü olarak sermaye birikimini kabul eden dünya sistemine göre sermaye birikiminin belirli ülkelerde yoğunlaşması çevre-merkez ayrılığını oluşturmaktadır. Ve bu merkez çevreye dışarıdan müdahale ederek onu değiştirip dönüştürmektedir. [52] Dış belirlenim varsayımı, iç güçlerin tek bir dünya ekonomisinin yapısının bir parçası olduğunu varsayarak varlıklarını yadsımaktadır. Bu varsayım Avrupa dışı toplumların iç gerçeklerinin ve dinamiklerinin değişmeyi ve gelişmeyi engelleyici bir etmen olarak kavramsallaştırır. [53] Kıvılcımlı, barbarların dolaylı olarak medeniyetin “içinde” olduklarını söyler ve tarihsel devrimlerden sonra “medenileşmeleri” de bunu göstermektedir. Diğer yandan barbarların tarihsel devrimi yapabilmeleri için medeniyetteki sınıf çatışmalarının keskinleşmesi gerektiği vurgusu da Kıvılcımlı’nın dış belirlenimden çok iç belirlenimi öne çıkarttığını, barbarların dışsallığını araç olarak gördüğünü söyleyebiliriz. Nitekim Turner, bağımsız köylüler, serfler ve yarı-köleler gibi tabi sınıfların, tüccarlar, toprak sahipleri gibi başat sınıfların olmasının egemen bloktaki sınıf-içi çatışmalarıyla, kapitalizm öncesi üretim tarzlarını ve tarzların dönüşümlerindeki krizleri kavramsallaştırmamıza olanak sağladığını belirtir.[54] Böylece Kıvılcımlı’nın medeniyetlerin yayılması konusunda yakınlaştığı dünya-sisteminden iç belirlenim varsayımıyla ayrıştığını, tam bu noktada da barbarların “devrimci” etkisini vurgulamasıyla klasik Marksist literatürden farklılaştığını ama ayrışmadığını söyleyebiliriz.

Kıvılcımlı medeniyetin antik tarihte geçirdiği evrimleri şöyle basamaklandırır:

1) Dağınık kapalı kentler konağı: Barbarlıktan yeni çıkmış olan toplum, maddî, manevî kent sınırlılıklarını dokunulmaz kutsallıklar gibi savunur. Barbarlık gelenekleri hâlâ üstündür.

2) Kentlerin kümelenişi konağı: Medeniyet etkileriyle oldukça aşınmış bulunan kent sınırları, Barbarlığa en yakın ve en genç olan kentler tarafından ele geçirilerek federasyon biçimli derlenmelere uğratılır. Medeniyet gelenekleri üstündür.

3) Kentlerin tamamen açılışı konağı: İlk büyük Barbar akınları ile eski kentlerin sınırları da yok edilir. Barbarlık gelenekleri tekrardan üstün olur.

4) İmparatorlukların kuruluş konağı: Kentler şehirleşirler. Başkent, evrensel bir imparatorluğun merkezi olur. Medeniyet gelenekleri tekrardan üstün hale gelir.

5) Orijinal medeniyetin çöküşü: İç çelişkileriyle ayakta duramaz hâle gelen büyük medeniyet, çürüklüğünü öğrettiği Barbarların akını ile yok olur. Barbarlık gelenekleri yine üstündür. [55]

Her tarihsel devrim ticaret yollarını ve medeniyetleri birbirine yakınlaştırıp bağlar ve yoğunlaşmalarını sağlayarak genişlemelerine neden olur. [56]

Medeniyetlerin genişlemesi ise üç aşamada gerçekleşir: Birinci Aşama: Medeniyetler ve Tarihsel Devrimler lokaldir. Sübtropikal ırmak çevresinde gerçekleşir. İkinci Aşama: Medeniyetler kıtalararası saçılır. Lokalin aşılmasıyla Mısır’a, Fenike’ye, Yunanistan’a Hayvancıl ve Bitkicil Medeniyetlerin geçişi gerçekleşir. Üçüncü aşama: İslamiyet ve Bezirganlığın evrensel çağı açılır. Ticaret yolları ve medeniyetler evrensel ölçüde kurulur.[57]

Bezirgân ekonomi ile geçimlik toprak ekonomisi arasındaki çekişme 12. yüzyıla kadar sürmüştür. 12. yüzyıla kadarki süreçte sürekli geçimlik toprak ekonomisi bezirgân ekonomisine karşı galip gelmiş fakat sonunda bezirgân ekonomi gelişerek doğal ekonomiye üstün gelmiştir. Doğu ülkelerinde arazi iradının nakdi değil ayni olması, bu ülkelerde bezirgânın değil geçimlik toprak ekonomisinin egemenliğinin devam etmesine neden olmuştur. Fakat Batı ülkelerinde dış ve uzak ticaretin gelişmesiyle nakdi verginin mümkün olması kapitalist sermayenin ilk birikişinin oluşmasını sağlamıştır. [58]

Bezirgân ekonomisinden kapitalizme atlamayı sağlayan coğrafi şartlar, ırmakların karaların içine ticaret yapılmasını sağlaması ve Çin’den Atlas kıyısına kadar yeryüzünün uygarlığa açık olmasıdır. Bununla birlikte kentte ticaretle birlikte sanayi el imalathanesinin gelişmesi, ticaretin “uzak dış ticaret” ile birlikte dünya pazarı ölçüsüne ulaşması tefeci-bezirgân sermayenin gelişimini ve kapitalizmin doğuşunu mümkün kılmıştır. [59]

13. yüzyılda sermayenin birikişi, talanı ve ilişkilerinin büyümesiyle kapitalizmin doğuşu başlamıştır. Böylece Doğu ticaret yolları yıkılmış, Batı’da Hollanda, Venedik ve Floransa yükselmeye başlamıştır. Diğer yandan da Parlamentarizm, Makyavelizm, Sanat, Askerlik gibi üst yapılar da bu yükselmeye uygun şekilde gelişmiştir. 15.yüzyıldan itibaren ise geniş yeniden üretim yapabilen kapitalizmin iç zıtlıklarını medeniyet çökmeden sosyal devrimlerle çözümleyebilecek düzeye gelmiştir. [60]

İslam medeniyeti de tefeci-bezirgânlığın evrensel köprüsünü kurulmasının ilk adımlarından birini atmıştır. İslam medeniyeti Moğol -Türk-Arap akınlarıyla Avrupa içlerine, Hindistan’a ve Çin’e dek uzanarak, bütün ticaret yollarını birleştirmiştir. Sonrasında Osmanlı, özellikle İstanbul’un fethiyle, kadim Hint ve Uzakdoğu bezirgân yolları ile Karadeniz ve Akdeniz’le Tuna boylarını koruyup emniyetini sağlayarak dünya ticaretinin anahtarını eline almış, burjuvazinin oluşumunu hızlandırmıştır. [61]

Kıvılcımlı’nın medeniyetin genişlemesi ve evrensel boyut almasını ifade edişinin, Wallerstein’ın kapitalizme dair olarak ifade ettiği dünya ekonomisinden çok Frank’ın bütün tarih boyunca olan dünya-ekonomisi ile benzer olduğu görülmektedir. Fakat Kıvılcımlı’nın kapitalizmin 15. yüzyıldan itibaren egemen olmaya başladığını ifade etmesiyle, Wallerstein’in kapitalizmin 16. yüzyılda Avrupa’da yaratılan bir sistem olduğunu ifade etmesi Kıvılcımlı’nın bu noktada da Frank’tan çok Wallerstein’a yaklaştığını göstermektedir. [62]

15.yüzyıldan itibaren geniş yeniden üretim yapabilen kapitalist düzeninin iç zıtlıklarını medeniyet çökmeden sosyal devrimlerle çözümleyebilmesi nedeniyle, barbarlar bu dönemden sonra Tarihsel Devrimler yapamamışlardır. Ayrıca yeni üretici güçler sağlayacak coğrafya ve barbarların kalmaması, teknik üretici güçlerin büyük gelişimi ve onun sağladığı sosyal devrimci modern sınıfların oluşumu ile bu sınıflardaki bilinçten dolayı Tarihsel Devrim artık mümkün değildir. Artık sosyal sınıf tahakkümünün yıkıldığı Sosyal Devrimler çağındayız. [63] Sosyal Devrimler ile birlikte Modern Tarih’e geçeriz. Tarihsel Devrimler ne kadar bilinçsiz atılımlar ve bilinçaltıyla gelişmişlerse, Sosyal Devrimler o denli bilinçli bir şekilde gerçekleşmişlerdir. Kendi toplum biçimleri gelişim kanunlarını ve üretici güçler gelişiminin bütün insanlık tarihi ölçüsünde yarattığı/yaratacağı etkileri/dengeleri bilincine varan insanla birlikte insan üretici gücü, diğer üretici güçlerle sentezlenmiş olarak Sosyal Devrimleri gerçekleştirecektir. Çünkü insanlık tarihi aynı zamanda komünün kendini yeniden ve yeniden üretişidir.[64]

Komün, üretici güçlerin hızlı gelişiminden kaynaklı sınıflı toplum içerisinde çözülmüş olsa da, insan bilinci geliştikçe kollektivizmin yeniden üretimiyle geliştirilmiş olacaktır. İnsanlık tarihi Komün’ün parçalanma tarihi olmakla birlikte, komünün sınıflı toplum içerisinde daha modern biçimde yeniden ve yeniden üretilmesidir de. Yani komün parçalanırken kendisini bilince çıkararak kendi kanunları doğrultusunda evrensel biçimde kendisini modernleştirerek yeniden üretir. Ve böylece komün tekrardan egemen hale gelmiştir, gelecektir. [65]

 

[1]Ağcabay, Cenk. (2015). Dr. Hikmet Savaşçı Bir Hayat 1902-1971. (Birinci Baskı).İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 243.

[2]Kıvılcımlı, Hikmet. (2014). Tarih Devrim Sosyalizm. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 89-90.

[3]Kıvılcımlı, Hikmet. (2011g). Tarih Yazıları. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 73.

[4]Kıvılcımlı, Hikmet. (2011a). Allah-Kitap-Peygamber. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 13-14

[5]Kıvılcımlı, 2014, 43; Kıvılcımlı, 2011g,19.

[6]Kıvılcımlı, 2014, 17-20; Kıvılcımlı, 2011a, 189.

[7]Kıvılcımlı, 2011a, 90; Kıvılcımlı, Hikmet. (2013). Komün Gücü. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 218

[8]Kıvılcımlı, 2013, 219; Kıvılcımlı, 2014, 25, 101.

[9]Kıvılcımlı, 2013, 220.

[10]Kıvılcımlı, 2013, 222.

[11]Kıvılcımlı, 2013, 222.

[12]Kıvılcımlı, 2011a, 261.

[13]Kıvılcımlı, 2014, 25-26.

[14]Kıvılcımlı, 2011g, 52-53.

[15]Kıvılcımlı, 2011a, 15.

[16]Kıvılcımlı, 2011g, 47.

[17]Kıvılcımlı, Hikmet. (2011h). Toplum Biçimlerinin Gelişimi. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 11; Kıvılcımlı, 2014, 43-44.

[18]E. Hobsbawn, “Önsöz”,F. Engels ve K. Marks,, 2009, 20, 24

[19]Kıvılcımlı, Hikmet. (2015). Üretim Nedir?. (İkinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 25.

[20]Kıvılcımlı, 2011h, 11; Kıvılcımlı, 2014, 43-44.

[21]Kıvılcımlı, 2014, 118-119.

[22]Kıvılcımlı, 2014, 125-129.

[23]Kıvılcımlı, 2014, 129-133.

[24]Kıvılcımlı, 2011g, 146; Kıvılcımlı, 2014, 194, 217, 354-355.

[25]Kıvılcımlı, 2011g, 147-148; Kıvılcımlı, 2013, 300; Kıvılcımlı, 2014, 220-223.

[26]Kıvılcımlı, 2011h, 81-82.

[27]Kıvılcımlı, 2013, 300; Kıvılcımlı, 2014, 209.

[28]Erkal, Mehmet. (1992). “Beytülmâl”, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. VI, 90; Hacak, Hasan. (2006). “Mülkiyet”, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. XXXI, 543-544; Kıvılcımlı, 2011g, 261, 297; Kıvılcımlı, 2011h, 80; Kıvılcımlı, 2014, 284, 349-350.

[29]Kıvılcımlı, 2011h, 81-82.

[30]Kıvılcımlı, 2011g, 22-24.

[31]Kıvılcımlı, Hikmet. (2011f). İlkel Sosyalizmden Kapitalizme Son Geçiş Japonya. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 37; Kıvılcımlı, 2011g, 145, 155; Kıvılcımlı, 2014, 147.

[32]Kıvılcımlı, 2011g, 164, 169, 292; Kıvılcımlı, 2013, 300; Kıvılcımlı, 2014, 279.

[33]Kıvılcımlı, 2009, 110-111.

[34]Kıvılcımlı, 2013, 403; Kıvılcımlı, 2014, 205.

[35]Kıvılcımlı, 2011g, 63-65; Kıvılcımlı, 2013, 404; Kıvılcımlı, 2014, 230-231.

[36]Andre Gunder Frank, “İdeolojik Geçiş Tarzları: Feodalizm, Kapitalizm, Sosyalizm”, Frank, Andre Gunder ve Gills, Barry K. (Derleyenler). (2003). Dünya Sistemi: Beş Yüzyıllık mı, Beş Binyıllık mı?. (Birinci Baskı). (Çev. Esin Soğancılar), Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, 392-396; Wallerstein, Immanuel. (2011). Dünya Sistemleri Analizi – Bir Giriş. (Birinci Baskı).(Çev. Ender Abadoğlu) İstanbul: Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu Yayınları, 40.

[37]Immanuel Wallerstein, “Dünya-Sistemleri Kavramına Karşı Dünya-Sistemi Kavramı: Bir Eleştiri”, Frank ve Gills, 2003, 531-533; Wallerstein, 2011, 26.

[38]Akbulut, Örsan Ö. (2007). Küreselleşme, Ulus-Devlet ve Kamu Yönetimi.(Birinci Baskı).Ankara: Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü Yayını, 49.

[39]Kıvılcımlı, 2014, 250, 276.

[40]Kıvılcımlı, Hikmet. (2011e). İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş İngiltere. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 21-29; Kıvılcımlı, 2011f, 97; Kıvılcımlı, 2013,  203-204, 320.

[41]Kıvılcımlı, Hikmet. (2008a). Bilimsel Sosyalizmin Doğuşu. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 9; Kıvılcımlı, 2011g, 22-26, 163-164; 292-293; Kıvılcımlı, 2014, 19, 279-280.

[42]Kıvılcımlı, Hikmet. (2007). Osmanlı Tarihinin Maddesi. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 117; Kıvılcımlı, 2014, 21-22; Kıvılcımlı, 2011g, 28-29.

[43]Kıvılcımlı, 2011a, 162; Kıvılcımlı, 2014, 388-391.

[44]Kıvılcımlı, 2011g, 248; Kıvılcımlı, 2014, 29, 280, 335-336.

[45]Kıvılcımlı, 2014, 19.

[46]Kıvılcımlı, Hikmet. (2008b). Dinin Türk Toplumuna Etkileri. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları,19; Kıvılcımlı, 2014, 279-280.

[47]Kıvılcımlı, 2007, 153; Kıvılcımlı, 2011h, 81-82; Kıvılcımlı, 2014, 80-83, 171.

[48]Kıvılcımlı, 2013, 323.

[49]Kıvılcımlı, 2011g, 28; Kıvılcımlı, 2014, 313-315, 369.

[50]Kıvılcımlı, 2011a, 285-286; Kıvılcımlı, 2011e, 113; Kıvılcımlı, 2011g, 253, 293-296; Kıvılcımlı, 2014, 345.

[51]Kıvılcımlı, 2007, 356; Kıvılcımlı, 2014, 296.

[52]Akbulut, 2007, 85; Frank ve Gills, “5000 Yıllık Dünya Sistemi: Disiplinler Arası Bir Giriş”, Frank ve Gills, 2003, 42, 43.

[53]Akbulut, 2007, 150-151; Frank, Andre Gunder. (2010). Yeniden Doğu: Asya Çağında Küresel Ekonomi. (Birinci Baskı), (Çev. Kamil Kurtul). Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, 30.

[54]Turner, Bryan S. (2001), Marks ve Oryantalizmin Sonu. (Birinci Baskı).(Çev. Ç. Keskinok), İstanbul: Kaynak Yayınları, 85.

[55]Kıvılcımlı, 2014, 376.

[56]Kıvılcımlı, 2011a, 168.

[57]Kıvılcımlı, 2011a, 169; Kıvılcımlı, 2013, 403-405.

[58]Kıvılcımlı, 2007, 385-387.

[59]Kıvılcımlı, 2007, 460-462; Kıvılcımlı, 2011g, 77.

[60]Kıvılcımlı, 2007, 372-376.

[61]Kıvılcımlı, 2007, 609; Kıvılcımlı, Hikmet. (2011d). Fetih ve Medeniyet. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 34-36; Kıvılcımlı, 2013, 405.

[62]Akbulut, 2007,  85; Wallerstein, 2011, 51.

[63]Kıvılcımlı, 2008a, 12; Kıvılcımlı, 2013, 406; Kıvılcımlı, 2014, 10, 65.

[64]Kıvılcımlı, 2011a, 87; Kıvılcımlı, 2013, 402; Kıvılcımlı, 2014, 400.

[65]Kıvılcımlı, 2011a, 287, 308-310.