Hikmet Kıvılcımlı ve Osmanlı Devlet Sınıfları

El Yazmaları’nın Notu: 11 Ekim 1971’de yaşamını yitiren Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın 48. ölüm yıl dönümü vesilesiyle sitemizin yazarlarından Caner Malatya’nın 2018 Karaburun Bilim Kongresi’nde sunduğu ‘Hikmet Kıvılcımlı ve Osmanlı Devlet Sınıfları’ başlıklı bildiriyi siz değerli okuyucularımıza sunuyoruz.

Giriş

Hikmet Kıvılcımlı, tarihin çok yönlü ve çok çelişkili bir bütünlüğe sahip olduğunu belirtir ve temelinin de üretim olduğunu vurgular. Kıvılcımlı’ya göre tarih metodu; sebep-sonuç, zaman ve mekan içinde birbirleriyle karşılıklı etki, birbirinden ötekine geçiş ve atlayış bağlantılarıyla ele alınmalıdır.

İlkin düşünce maddenin en yücelmiş gücüdür. Düşünce gücüne sahip olan insan, yapacağını eyleme geçirmeden önce kafasında tasarlamaktadır. İnsan düşünce gücü ile hürlüğü, yeniyi, ileriyi, geleceği yaratmaktadır. Fakat insanın kendisi dışında, kişisel dileği ve iradesinin üstünde, ona etki yapan çevresi bulunmaktadır ve bu çevre insan doğmadan önce var olmuştur. İnsan, yaşarken de, kendisinden önce var olmuş çevresinin şartlarına göre kımıldar.

Dolayısıyla Kıvılcımlı’ya göre tarih, insan eylemidir. Tarih, insanın geçmişten kalma gelenek-göreneklerle, içinde yaşadığı belirli coğrafya ve tekniğe dayanarak yaptığı yaşama eyleminde belirli seviyeye ulaşmış “Kolektif Aksiyonu”ndan doğar ve gelişir. Böylece toplum gerçekliğini son duruşmada, toplumun maddi üretimi temelinde dolaysızca etki yapan ve en başında insan üretici gücünün geldiği üretici güçler belirlemektedir.

Kıvılcımlı açısından üretici güçlerin oluşumunu, işleyişini ve gelişmesini ortaya koymak yani tarihin gidiş kanunlarını aydınlatmak sadece geçmişi ortaya çıkarmak için değil, aynı zamanda devrimin bilimsel ve insancıl bir anlam kazanması için oldukça önemlidir. Bu bağlamda Kıvılcımlı, ortaya koyduğu “Tarih Tezi” ile tarihin gidiş kanunlarını aydınlatmaya yönelmiştir.

1.Tarih Tezi

Kıvılcımlı insanın ilk olarak komün ile var olduğunu belirtmektedir. Komünde teknik ve coğrafya üretici gücünden çok insancıl üretici güç belirleyicidir. İnsancıl üretici güç; insanların birbirleriyle ve insanların doğayla olan ilişkilerinden doğan somut eylemlerdir. Belirli somut şartlar altında işleyen insancıl üretici güçler “Kolektif Aksiyon” ve “Gelenek-Görenekleri” yaratmıştır.

Kıvılcımlı insanlık tarihini iki döneme ayırır:

Kapitalist üretim biçiminin hakim olduğu “Modern Tarih” dönemi ve onun öncesindeki bütün tarihi kapsayan “Antika Tarih” dönemi. Tarih Tezi de büyük oranda “Antika Tarih”in aydınlatılmasına yöneliktir.

Yine Kıvılcımlı’ya göre tarihin gidiş kanunlarının gerçekleşmesinde belirleyici olan üretici güçlerdir ve dört tür üretici güç bulunmaktadır: Teknik, Coğrafya, İnsan ve Tarih.

“Modern Tarih”te teknik üretici gücü öne çıkarak belirleyici olurken, “Antika Tarih”te diğer üç üretici güç (Coğrafya, İnsan ve Tarih) belirleyicidir.

Kıvılcımlı insanın ilk olarak komün ile var olduğunu belirtmektedir. Komünde teknik ve coğrafya üretici gücünden çok insancıl üretici güç belirleyicidir. İnsancıl üretici güç; insanların birbirleriyle ve insanların doğayla olan ilişkilerinden doğan somut eylemlerdir. Belirli somut şartlar altında işleyen insancıl üretici güçler “Kolektif Aksiyon” ve “Gelenek-Görenekleri” yaratmıştır.

Morgan’ın Yabanıllık-Barbarlık-Medeniyet sıralamasını alan Kıvılcımlı, göçebe ve çoban toplumların Orta Barbarlık Konağı’nı, ziraatın keşfedilmesinin sonucunda kentleşmenin gerçekleşmesinin ve yerleşikliğe geçilmesinin de Yukarı Barbarlık Konağı’nı oluşturduğunu vurgulamaktadır.

Yukarı Barbarlık Konağı’nda üretimin gelişmesiyle işbölümü de genişlemiş, genişleyen işbölümü de alışverişin genişlemesini gerektirmiştir. Bunun için de özel bir alışverişçi sınıf, yani bezirganlık gerekmektedir.

Bezirganların yanı sıra “mühür”lenerek tapınakta biriktirilen toplumun ürünlerini hesaplayıp koruyacak tanrının hizmetçisine ve hesap sistemine ihtiyaç duyulmuştur. Böylece kent de doğmaya başlamıştır. Alışverişten kendilerine fazladan “pay” alarak birikim oluşturan bezirganlar ile tapınaktaki zenginlikten kendilerine “pay” alan tanrı hizmetçileri, giderek kente hakim olmaya başlamışlardır. Bu birikimle birlikte bezirganlar ve tanrı hizmetçileri giderek ayrışır ve “tanrısallaşırlar”. Bu gidişat toplumun sınıflara bölünmesine ve özel mülkiyetin ortaya çıkmasına yol açar. Böylece “Yazı-Para-Devlet üçüzünün” oluştuğu “medeniyete” varılır.

“Medeniyetin Doğuşu”

Yazılı tarihi açan medeniyet ilk olarak Irak’taki kentlerde doğmuştur.

Medeniyetteki kentler büyüdükçe kentin dışarısı ve barbarlarla olan ilişkileri artmış ve bu durum medeniler ile barbarların birbirlerine “sızmalarına” neden olmuştur.

Özellikle bezirgan ekonomiden kaynaklı zenginliği elinde toplayan “egemenler”, toplumun içindeki sınıf zıtlıklarına karşı kendi iktidarlarını korumak için kent dışındaki barbar savaşçıları getirmişlerdir. Diğer taraftan da savaşı kışkırtarak hem egemenliklerini barbar toplulukların üzerinde sağlamaya hem de barbar toplulukların üzerinde bulundukları madenlere ve ticaret yollarına hakim olmaya yönelmişler, zorla ya da çıkarla barbarları kent içine alıp “medenileştirmeye” çalışmışlardır.

Kıvılcımlı kentleşmenin Atina’ya Mısır’daki Kekrop, Roma’ya Truva’daki Enee, Mekke’ye Irak-Ur’dan gelmiş İbrahim “dölleri” ile mayalandığını belirtmektedir. Bu duruma göre Atina, Roma ve Mekke gibi stratejik bezirgan yolları üstündeki en elverişli “Barbar ortamları”, daha eski ve ilk medeniyetlerin sıçrama kolonileri olmuşlardır.

Kıvılcımlı’ya göre medeniyet içerisindeki sömürü ve baskıdan dolayı sınıflar arasında savaşlar artar, fakat bu bir sınıfın diğerini devirdiği sosyal devrime yol açmaz.  Çünkü antika medeniyetlerde Coğrafya+Gelenek-Görenek+Kolektif Aksiyon gücüne daha fazla sahip olanlar diğerlerini yenebilmişlerdir. Medeniyet içindeki ezilen sınıf bu güce sahip olmadığından barbarlar, teknik olarak geri olsalar da kolektif aksiyon güçlerinden dolayı “medenilere” karşı zafer kazanmış ve “Tarihsel Devrimleri” gerçekleştirmişlerdir.

Kıvılcımlı’ya göre iki türlü Tarihsel Devrim vardır:

1) Yukarı Barbarlık (tarımı keşfetmiş, kent kurabilmiş) medeniyeti yıkar, orijinal medeniyet doğar.

2) Orta Barbarlık (göçebe, çoban toplum) medeniyeti yıkar, medeniyet Rönesans yaşar ve barbar aşısı yapılmış olur.

Barbarlar medeniyeti yıkarak tıkanmış ve krizde olan özel mülkiyeti dağıtır, toplumcul mülkiyeti getirir. Bu medeniyette köleleşmiş halkı da yanlarına çekmelerini sağlar. Barbarlar medeniyeti yıktıktan sonra kendilerine geçimlik toprağı alırlar, gerisini medeniyetin halkına dağıtır (bkz. Beytülmal, Timar sistemi).

Yukarı Barbarlık Konağı’ndaki barbarlar yıktıkları medeniyetin üzerinde yeni bir medeniyet kurarlar. Yukarı Barbarlar bezirgan sınıfın Yazı-Para-Devlet ve kentin oluş haline sahip oldukları için medeniyete geçiş imkanına sahiptiler. Medeniyete geçen eski Yukarı Barbarlar zamanla bezirgan münasebetlerine başlarlar, toprak sahibi olup derebeyleşir ve sonra barbar aşısına uğrarlar.

Orta Barbarlık Konağı’ndaki çoban-göçebe barbarlar ise yıktıkları medeniyet tarafından içerilirler.  Orijinal medeniyet kurabilmeleri için Orta Barbarların maddi (tarım-sanayi-işbölümü) ve manevi (devlet kurumları) temelleri olması gerekmektedir. Bu temellere sahip olmayan Orta Barbarlar ticaret yollarını kapalı tutan çökmüş medeniyetleri yenip, bu ticaret yollarının tekrar işlemesini sağlayarak  yendikleri medeniyete Rönesans-Diriliş yaşatmışlardır. Diğer yandan da Orta Barbarlar yendikleri medeniyetin kurumlarını alır, askeri şefler askeri maiyet oluşturmaya başlarlar. Bu ise askeri şeflerin “soysuzlaşmasına”, kandaşlığın yerini “ulu” ve tanrısal bireyin merkez olduğu ilişki biçimine yani “medeniyete” geçiştir.

Kıvılcımlı, İbn Haldun’un devleti belirli dönemlere ayıran ve devlete ömür biçen (3 kuşak, 120 yıl) yaklaşımında etkilenmiştir.

Kıvılcımlı’ya göre medeniyetin 5 evrim basamağı vardır:

1) Dağınık kapalı kentler konağı, 2) Kentlerin kümelenişi konağı, 3) Kentlerin tüm açılışı konağı, 4) İmparatorlukların kuruluş konağı, 5) Orijinal medeniyetin çöküşü.

Antika Tarihteki medeniyetler ancak son basamağa geldiklerinde barbarlar tarafından “Tarihsel Devrimler”e uğratılırlar.

Kıvılcımlı medeniler ile barbarların 15. yüzyıla kadar birbirleriyle dövüşerek bir arada var olduklarını belirtmektedir. 6500 yıl medeniyet ile barbarlık çatışmış, kimi zaman barbarlar kimi zaman medeniler kazanmıştır.

Fakat kapitalizmle birlikte barbar düzeni alt etmiştir. Çünkü 15.yüzyıldan itibaren geniş yeniden üretim yapabilen kapitalist sosyal düzeni, iç zıtlıklarını medeniyet çökmeden sosyal devrimlerle çözümleyebilmesi nedeniyle barbarlara “gerek kalmamıştır”. Ayrıca yeni üretici güçler sağlayacak coğrafya ve barbarların kalmaması, teknik üretici güçlerin büyük gelişimi ve onun sağladığı sosyal devrimci modern sınıfların oluşumdan dolayı Tarihsel Devrim artık mümkün değildir.

Tarihsel Devrimler yani medeniyetlerin yıkılıp kurulduğu devrimler bitmiştir, çünkü sosyal kolektif aksiyon gücü yarım veya tam örgütlenme ve bilince varmıştır. Artık Sosyal Devrimler çağına gelinmiştir ve bu çağda medeniyetler değil sosyal sınıf tahakkümü yıkılmaktadır.

2.Osmanlı Tarihinin Maddesi

Kıvılcımlı, Osmanlının Kesim düzenini İslam’dan ziyade eski Roma’dan miras aldığını belirtmektedir. Miri toprakların malikaneye dönüşümünün Fransa’daki Benafice’nin Fief’e dönüşümünde olduğu gibi evrensel olduğunu, “Asya tipi” veya “Osmanlı’ya özgün” bir özellik taşımadığını vurgulamaktadır.

Kıvılcımlı, Osmanlılardan önce Bizans ve İslam medeniyetlerinin uzun süredir birbirlerini yıkamadan sürekli savaştıklarını belirtir. Bu iki medeniyet aralarındaki savaşlarda göçebe-Orta Barbar toplulukları da birbirlerine karşı kullanmaktadırlar. Medeniyetler diğer yandan da bu göçebeleri-Orta Barbarları din adamları yoluyla manevi açıdan, küçük yurt vererek maddi açıdan ehlileştirmeye çalışmışlardır.

Osmanlılar ise İslam’ı Rönesans’a uğratan Selçuklular ile Roma’yı Rönesans’a uğratan Bizans arasında sıkışan, çürüyen ve birbirleriyle savaşan bu medeniyetlere saldırarak “barbar aşısı” yapmıştır. Böylece Osmanlı Bizans tezi ile İslam anti-tezinden doğan bir sentez olmuştur.

Kıvılcımlı, Osmanlıların Orta Barbarlık Konağı’ndaki göçebe-çoban topluluk olduğunu belirtmektedir. Osmanlılar Orta Barbarlıktan geldikleri için bireysel mülkiyetleri olmadığından ve Yukarı Barbarlık ilkel sosyalizmine sahip ilk Müslümanlık kurallarını kendilerine yakın buldukları için elde ettikleri toprakları kamu mülkü yapmışlardır.

Osmanlı İlbleri ve Gazilerinin “antika zengin efendilerin” düzenini dağıtıp toprakların “tasarrufunu” o düzeninin yoksullarına dağıtıp kurdukları yeni düzene “Dirlik Düzeni” adını vermişlerdir. Dirlik düzeninde topraklara miri topraklar adı verilmekteydi, toprağın mülkiyeti Beytülmal’in yani toplumun idi ve padişah toplum adına toprağın sahibiydi. Dirlik düzeninde çiftçi (toprağı ekip biçen) ve Dirlikçi (toprağın tasarruf hakkını alan ve toprağın işleyişinden sorumlu asker) vardır ve çiftçi gelirinin onda birini öşür vergisi olarak devlete vermektedir.

Dirlik düzeninde ürün iradı (öşür) ile para iradı (haraç) bir arada bulunmakta, fakat ağırlık ürün iradındadır. Zamanla topraktaki verim imkanlarını zorlayan çiftçiler, diğerlerini sömürmeye yönelmiş ve dirlik düzeninde bile para iradına yönelik adım atmışlardır.

Kıvılcımlı, para iradının artmasının yanı sıra I. Murad’ın kardeşlerine zulmü, Yıldırım Beyazıt’ın kimi askercil şefleri (İlbler) dışarıda bırakması gibi çürüme göstergelerinin Osmanlıların “medenileştiğini” gösterdiğini belirtmektedir. Bu medenileşme kimi İlblerin Timur’un yanında yer alarak Osmanlı’nın “barbar aşısı” olmasına neden olmuştur.

Fetret devrinin ardından “İkinci Osmanlı Devleti”nde Fatih Tarihsel Devrim yapmış, Bizans’a Rönesans-Diriliş yaşatmıştır. Fatih diğer yandan da “Rönesans” yaparak fiilen özel mülk olan toprakları kamulaştırmış, fakat ardından II. Beyazıt Fatih’in aldığı toprakları sahiplerine geri vermiş ve Kanuni ile toprakların özelleştirilmesi “kanunlaştırılmıştır”. Kıvılcımlı, Kanuni döneminde Dirlik düzeninden Kesim düzenine geçilmesinin tamamlandığını belirtmiştir.

Kesim düzeninde toprağın tasarrufu satılır hale gelmiş ve zamanla toprağın “malikaneler” haline getirilerek özel mülkiyet halini alması gerçekleştirilmiştir. Kesim düzeninde kesimciler toprağı işleten mültezimden irat almaktaydı, mültezim sarraftan para alıp ona faiz vermekteydi ve mültezim çiftçiyi çalıştırıp kâr almaktaydı.

Miri toprağın veriminin sınırlılığı ve gelişen dünya ticaretine ayak uyduramaması, verimlilikten kaynaklı zamanla zenginleşen “devlet sınıfları” ile “eskinin ilbleri yeninin toprak beylerinin” istekleri ve büyüyen devletin finansman ihtiyacı kesim düzeninin konulmasını sağlamıştır. Bu “siyasi darbe” ile ürün iradı kaldırması ve yerine para iradının geçmesi hedeflenmiştir. Bunlarla birlikte miri topraklar azaldıkça devlet vergileri arttırmış, diğer yandan da kesimcilerin mülkiyeti artmış ve kesimcilerin devletin vergilerini çıkarmak için çiftçilere ek vergi koymasıyla üretim araçlarının yeniden üretimi tehlikeye girmiş, toprak çoraklaşmış ve verim ile irad azalmıştır. Kıvılcımlı bu  durumun “derebeyleşmenin fasit dairesi” olarak tanımlamıştır.

Kıvılcımlı, Osmanlı’nın Kesim düzenini İslam’dan ziyade eski Roma’dan miras aldığını belirtmektedir. Miri toprakların malikaneye dönüşümünün Fransa’daki Benafice’nin Fief’e dönüşümünde olduğu gibi evrensel olduğunu, “Asya tipi” veya “Osmanlı’ya özgün” bir özellik taşımadığını vurgulamaktadır.

3.Osmanlı Devlet Sınıfları

Kıvılcımlı, Kayı Boyu’ndaki herkesin asker olduğunu ve din ülkücülüğü ağır basanların “Erenler”, savaş görevi ağır basanların “İlb”, “Gazi” olduğunu belirtir. Toprakların ele geçirilmesiyle birlikte göçebe geçimden tarım ekonomisine geçiş işbölümü, “uzmanlaşmayı” ve sosyal sınıflaşmayı, bu da politik örgütlenmeleri getirmiştir. Gazilerin ve İlb’lerin bir kısmı olan Yörük toplulukları toprağa yerleşmiş ve giderek çiftçi/reaya içinde eriyerek köylüleşmişlerdir. Bir kısmı da savaşçılığa devam edip “Akıncılar”, bir kısmı da zamanla Osmanlılığın taşra silahlı gücü ve “Seyfiye” olmuşlardır. “Erenler” de zamanla “İlmiye” olmuşlar ve böylece devlet sınıflarının oluşumu başlamıştır.

Diğer yandan topraklar genişledikçe politik düzenleme işi askercil şefin büyük oğlu Beşe’ye verilmiştir. Beşe giderek Başa, Paşa ve Vezir olmuş ve “Mülkiye” oluşmuştur. Ekonomiyi düzenleme işi de insanı toprağa nişanlayan Nişancı ile başlamış, defter ile ilgilenen defterdara geçmiştir. Sonrasında ise kalemler, katipler, hocalar ve “Kalemiye” oluşmuştur.

Kıvılcımlı Osmanlı’nın toprak ekonomisinde yaşayanların “devlet nüfusu”, toprak politikasında yaşayanların ise “devlet sınıfları” olduğunu belirtmiştir. Bu devlet sınıfları aynı zamanda kendileri için bir kast ortamı yaratmışlardır:

1) İlmiye (Bilimciller): Hukuk ve Din adamları

2) Seyfiye (Kılıççıllar): Savaş adamları

3) Mülkiye (Mülkçiller): Siyasi düzen adamları

4) Kalemiye (Kalemciller): Ekonomik düzen adamları

Şekil 1. Hikmet Kıvılcımlı’ya göre Osmanlı Toplumu

Osmanlı Tarihsel Devrim ile devirip Rönesans-Diriliş yarattığı Bizans’ın devlet kurum ve kurallarını tercüme ederek almaktan çekinmemiş, devlet sınıfları da bu kurum ve kurallar doğrultusunda hareket etmişlerdir.

Kıvılcımlı’ya göre bu devlet kurum ve kuralları, Pers şahlarından Bizans imparatorlarına dek gelmiş üçüzlü devlet idaresi sisteminin Fatih’in kurduğu düzenle Osmanlılar da gerçekleştiğini ileri sürmektedir. Fatih şu üç görev çevresinde kişileri ve yetkilerini toplamıştır: 1- En yukarıda “Politik” görev: Vezirlik (Mülkiye). 2- Ortada “Sosyal-Askercil” görev: Kadzaskerlik (Kadı+Askerlik) (İlmiye-Seyfiye). 3- Altta “Ekonomik” görev: Defterdarlık-Nişancılıktır (Kalemiye).

Bizans kanunları ile İslam Şeriatı ile Padişah devlet bütünleşmiş, sözü kanunlaşmıştır. Vezirler, Kazasker, Defterdar ve Nişancı Divan-ı Hümayun’un ana elemanları ve padişahın en yakınındakiler olmuştur.

Dirlik düzeninde devlet sınıfları, toplum adına toprağın mülkiyetine sahip olan devleti temsil etmekteydiler. Kesim düzeniyle birlikte devlet sınıfları kesimcilerle iç içe geçmiştir, çünkü kesimcilerin birçoğu devlet kapısına bilfiil veya unvanca mensup bulunmaktaydı.

Kesim düzeni ile birlikte mülkiye ve kalemiye, seyfiye ve ilmiyenin “büyük başlarını” da yanlarına çekerek miri toprakları kesim malikaneleri haline sokmuş ve doğrudan doğruya talana başlamışlardır. Altta kalanlar ise geçinememeye başlayarak isyana veya esnaflığa başvurmuşlardır. Kıvılcımlı payitahttaki isyanların asıl sebebi bu olduğunu vurgulayarak “Payitaht veya Büyükşehir tezadı” olarak açıklamaktadır.

Merkezdeki mülkiye kesim düzeniyle talan yaparken taşradakiler tefeci-bezirganların zenginleşmesi nedeniyle ayakları altındaki toprağın kaydığını görüp ya tefeciliğe ve bezirganlığa başlamışlar ya da rüşvet almışlardır. Rüşvet almayla birlikte taşradaki mülkiyeliler liyakata göre değil verdikleri paraya göre göreve gelmişler ve verdikleri parayı çıkarmak için soygunu arttırmışlardır. Bu da mülkiyenin derebeyleşmesine yol açmıştır. Kesim düzeniyle birlikte vezirlerin sayısı da artmış ve bu vezirler parayla göreve gelmişlerdir. Vezirler taşraya gidip orada kendi düzenini kurup kendi güçlerini oluşturup soygunlarını arttırarak derebeyleşmişlerdir. Vezirler, paşalar azl oldukça onların askerleri başıboş ve işsiz kalıp köylülere saldırmış ve Celali eşkıyası olmuşlardır.

Kalemiye ise toprakta yaptığı hilelerle kazanç elde etmekle birlikte tefeci-bezirgan zümre ve saraya yakın olanların da “kazanmasını” sağlamıştır.

Mülkiye ve kalemiyenin talanında ilmiye sınıfının yardımı büyük olmuştur. Ebu Suut’un fetvasıyla çiftçinin toprak üzerinde kendi emeğiyle yarattığı “imaret” hakları mülk olarak tanınmış ve toprağın sahibi olmanın yolu açılmıştır. Fıkıhın da yardımıyla toprakların özel mülk haline getirilmesi meşrulaştırılmış, yargılama yaparak pratik işleri de kadı gerçekleştirmiştir. Böylece ilmiye hiyerarşisi kastlamış, ilmiyedekiler de derebeyleşmeye yani toprak sahibi olmaya başlamışlardır.

Dirlikler, miri toprak halindeyken de derebeyleşme başlamıştır. Derebeyleşen dirlikçiler zamanla dirlikleri kölelerine vb. yazdırarak toprakları çiftlikleri haline getirerek “sepetlemişlerdir”. Savaşa da görünüşü kurtarmak için birilerini yollamışlardır ve böylece seyfiye de “derebeyleşmiş” ve orduda “çürüme” başlamıştır.

Devlet sınıflarının derebeyleşmesi, hem bu devlet sınıflarının kendi aralarında hem de kesim düzeniyle birlikte güçlenen tefeci-bezirganlarla aralarındaki talan savaşımına neden olmuştur.

Fatih’e kadar sabit olan sikkelerin kıratı, İstanbul’un fethinden sonra akçe züyuflaştırılmasına bozulmuştur. Bu züyuflaştırma kesim düzeninin etkisiyle Kanuni döneminde daha hızlılaşır. Tefeci-bezirganların da paradan çalmasıyla alım gücü düşmüş ve devlet de giderini karşılamak için akçeyi züyuflaştırmıştır. Bu durum devletten gelen parayla geçinen ulema ve yeniçerilerin aldıkları paranın azalmasına ve yeniçerilerin de ticarete başlamasına veya ulema ile birleşip ayaklanmasına neden olmuştur.

Diğer yandan güçlenen tefeci-bezirganlar “ayanlaşmaya” ve toplumun sosyal-siyasal güçlerini ele geçirmeye başlamıştır. Tefeci-bezirganlar “derebeyleşen” devlet sınıflarına oranla çok daha fazla kesim düzeninin talanından yararlanmış, bunun karşılığında devlet sınıflarına bir “pay” bırakmıştır.  Bu siyasal güçle birlikte “ayanlar” ile devlet sınıfları arasında (bkz. Genç Osman ve III. Selim) kanlı iktidar kavgaları gerçekleşmiştir. İktidar kavgalarının sonucuna göre devlet sınıflarının aldığı “pay” ile tefeci-bezirganların “talanı” değişiklik göstermiş, fakat devlet sınıflarının devletin görünen yüzü ve idarecisi olma “vazifesi” devam etmiştir.

Sonuç

Türkiye’nin önde gelen sosyalist düşünür ve mücadeleci kişilerinden biri olan Hikmet Kıvılcımlı, gerek Marks ve Lenin’in fikriyatına bağlı kalarak Türkiye’nin özgünlüğüne yönelik bir yaklaşım geliştirme çabası içinde olması, gerekse birçok farklı alanı kapsayan çalışmalarından kaynaklı olarak Türkiye sosyalist hareketi tarihinde önemli bir yere sahiptir. Kıvılcımlı’nın en önemli çalışma alanlarından biri de Osmanlı üzerine yaptığı tahliller olmuştur.

Hikmet Kıvılcımlı ortaya koyduğu “Tarih Tezi” doğrultusunda Osmanlı’yı tahlil etmiştir. Öncelikle bu teze göre kapitalizm öncesi tarihte, yani Antika Tarih’te, Tarihsel Devrimler gerçekleşmekte ve bu devrimler dolayımıyla tarih ilerlemektedir. Tarihsel Devrimler ise iki şekilde gerçekleşmektedir: a) Kentleşmiş ve Yukarı Barbarlık konağında bulunan toplulukların, sınıflara bölünmesinden dolayı yozlaşmış-çürümüş “medeniyete” saldırıp yıkması ve bunun sonucunda “orijinal” bir medeniyet kurduğu Tarihsel Devrim, b) Göçebe-çoban ve Orta Barbarlık konağında bulunan toplulukların, sınıflara bölünmesinden dolayı yozlaşmış-çürümüş “medeniyete” saldırıp yıkması, yıktığı medeniyet tarafından içerilmekle birlikte o medeniyete “barbar aşısı” yaparak onu diriltmesi/“Rönesans” yaşatmasıyla sonuçlanan Tarihsel Devrim.

Hikmet Kıvılcımlı, Osmanlı’nın Orta-Barbarlık konağında bulunan göçebe-çoban bir topluluk olduğu belirtir. Kıvılcımlı’ya göre Osmanlı barbarlığı çöken iki kadim medeniyet Roma ve İslam medeniyetlerinin yıkmış, bu yıkıntıdan yepyeni bir sentez oluşturarak İslam’ın en son ve en büyük “Rönesans”ını yaratmıştır.

Bu Rönesans ile Osmanlılar, ilkel komünist kan örgütünden devlet örgütüne uzun karşılıklı etki tepkilerle eriyip geçmiş, devlet örgütüne de ilkel komünist kan örgütünden gelen kimi damgalarını da vurmuştur. Osmanlı’nın ilk dönemlerinde Dirlik düzeni de bunun göstergesidir. Bu düzende Osmanlı topraklarında miri toprağın belirleyiciliği vardır ve bu toprağın mülkiyeti halk adına devlete, tasarrufu üreticilere aittir. Kıvılcımlı bu düzeni Osmanlılarda devam eden ilkel komünist “ruhun” etkisi olarak açıklar.  Kıvılcımlı bu etkinin yanında Osmanlı “barbarlığın” medeniyet içinde erimesinin de gerçekleştiğini, “devletleşmeye” başladığını belirtir. Bu devletleşmeyle birlikte İlmiye, Kalemiyye, Seyfiye, Mülkiye’den oluşan “devlet sınıfları”nın ortaya çıktığını ifade eder. Bu “sınıflar” ile birlikte tefeci-bezirgan kesimler, kendi çıkarları doğrultusunda dirlik düzenini soysuzlaştırıp-yozlaştırarak yıkılmasını sağlarlar ve Kesim Düzeni’nin ortaya çıkmasına neden olurlar.

Kesim Düzeni ile birlikte “devlet sınıfları” iktidarın verdiği güç ile “derebeyleşmişlerdir”. Bu derebeyleşmeyle yanı sıra devlet sınıfları, tefeci-bezirgan zümrenin daha çok talan yapmasına yol açmış, bunun karşığında bu talandan olabildiğince büyük pay almaya yönelmiştir. Tefeci-bezirganlarla yaşadığı bu talan ve pay savaşımı iktidar mücadelesine de yansımıştır. Devlet sınıfları, “ayanlaşan” tefeci-bezirganlara karşı devlet iktidarını korumak için kimi zaman tavizler vermekle birlikte gerektiğinde padişahları katletmekten (bkz. Genç Osman ve III. Selim) de çekinmemiştir. Bunlarla birlikte devlet sınıfları, yarattıkları “kastları” korumak amacıyla merkezi yapılarını, şiddet tekelini ve “despotik” tavrını da değiştirmeden devam etmiştir. Bu hâl günümüze kadar uzanan bir sürekliliğin de kökünü oluşturmuştur.

 


KAYNAKÇA

[1] Kıvılcımlı, H (2007) Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi, İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları.

[2] Kıvılcımlı, H (2008) 27 Mayıs ve Yön Hareketinin Sınıfsal Eleştirisi, İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları.

[3] Kıvılcımlı, H (2008) Oportünizm Nedir – Halk Savaşının Planları – Devrim Zorlaması Demokratik Zortlama, İstanbul: Derleniş Yayınları.

[4] Kıvılcımlı, H (2008) Osmanlı Tarihinin Maddesi, İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları.

[5] Kıvılcımlı, H. (2014) İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş İngiltere, İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları.

[6] Kıvılcımlı, H (2014) Tarih Devrim Sosyalizm, İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları.

[7] Kıvılcımlı, H (2014) Toplum Biçimlerinin Gelişimi, İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları.

[8] Kıvılcımlı, H (2017) Tarih Yazıları, İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları.