Kıvılcımlı, Devlet ve Türkiye Kapitalizmi Üzerine

 

Caner Malatya-Hasan Durkal

 

Madem kapitalizm bu topraklarda kendiliğinden filiz vermedi. O halde devlet onu kendisi getirmeliydi. Ne de olsa kapitalizm ya da komünizm faydalı bir şeyse onu da devlet getirirdi. Böylece batılılaşma çabalarıyla kapitalizm adeta “ithal” edildi. Elbette bu ithalat bize özgü olmalıydı. Öyle de oldu.

Ömrünün 22 yılını cezaevinde geçiren ve Türkiye sosyalist hareketine son derece özgün bir külliyat bırakan, mücadele ve fikir insanı Dr Hikmet Kıvılcımlı, ölümünün 48. yılında bir “aziz” olarak anılmaktan çok daha fazlasını hak ediyor. Onun ortaya koyduğu özgünlük, bugünkü karanlıktan çıkış için bizlere bir perspektif sunabilir.

Kıvılcımlı çeşitli eserlerinde Türkiye’nin orijinalitesine farklı yönlerden vurgular yaptı. Bu vurgularda Türk modernleşmesinin özgün yönlerini çeşitli biçimlerde ortaya koydu. Örneğin ‘Devrim Zorlaması, Demokratik Zortlama’ adlı eserinde Türkiye burjuva devriminin niteliğine dair şu tespiti yapar:

“…Onun için Türkiye’de 1923 Cumhuriyeti, ister istemez Fransa’da Restorasyon (Krallığın yeniden kurulması) denilen şey olmuştur. Padişah’ın yerine Paşa geçmiştir. O kadar. Saltanatın adına Cumhuriyet denmiştir: Toplumun egemen yapısı ve politikası; elifi elifine 1815-1851 Fransa’sında (36 yıl) ne idiyse, 1917-1970 Türkiye’sinde (53 yıl) tıpkı odur.”[1]

Cumhuriyetin köklü bir devrim değil de Osmanlı’nın bir restorasyonu olmasını Kıvılcımlı, onun sınıfsal karakteriyle açıklar. Bu restorasyonun en önemli niteliği yeni cumhuriyetin sosyal yapısının Osmanlı sosyal yapısının birebir aynısı olmasıdır. Devlet aygıtının neredeyse olduğu gibi korunduğu bu geçiş sürecinde, önemli birtakım modernizasyon hamleleri yapılsa da Osmanlı gericiliğini ortaya çıkaran eşraf/ağa/tefeci/bezirgân ile devlet memuru/askerlerden oluşan “çatışmalı” koalisyon iktidarı muhafaza edilir. Köklü bir devrim, yüzlerce yıllık bir geçmişe sahip bu şer ittifakının yerle bir edilmesini gerektirirdi. Oysa cumhuriyet kadroları bu devrimi gerçekleştirmek şöyle dursun, bu sınıfların egemenliği üzerine inşa etmişlerdi yeni rejimi.

Kıvılcımlı’nın antika tarihe kadar izini sürdüğü, Türkiye kapitalizminin yerli sermaye fraksiyonlarından ‘tefeci-bezirgân sermaye’ onun Türkiye kapitalizmi tahlilinde önemli bir yer tutar.

1965 yılında yayımlanan ‘Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi’[2] adlı eserinde Türkiye burjuvazisinin bir incelemesini yapar Kıvılcımlı. II. Abdülhamit döneminde toplanan parlamentoda “…şehirlerin ve köylerin bütün zenginlik kaynaklarını, hele imparatorluğun ekonomik temeli olan toprak üretimini tekellerine geçirmiş ‘Fermier General’ler” ile “ …Devlet Baba’nın can damarlarına göbek bağlarıyla bağlı ve kamu sektörünün kanını, iliğini hep öyle olağanüstü alkış tutarak….kutsal ‘Özel Sektör’e aktarıp Karunlaşan, tefeci bezirgân sınıfı içinde Arapça Müteahhit, Frenkçe Konturatçı adlı kişiler” in olduğunu söyler.

Yerli burjuvazinin bu fraksiyonları alışageldikleri devlet ilişkilerinden kopuşmak istemeyen asalak bir sınıftır. Bir yanda Abdülhamit’ten ‘güneşin altındaki yerlerini’ istiyorlar, yani mutlak idarenin keyfi idaresine karşı çıkıyorlar, diğer taraftan Kıvılcımlı’nın deyimiyle ‘kendilerini zenginleştirmiş bulunan meyveli tekkelerini muhafaza etmek’ istiyorlardı.

Bu sınıfsal karakter daha sonra Türkiye kapitalizmi üzerine inceleme yapan birçok araştırmacı yazar tarafından çeşitli yönleriyle ortaya konmuştur.

Örneğin eserlerinde yer yer Türkiye’deki sermaye birikim süreçlerinin özelliklerini ortaya koyan Ayşe Buğra, ‘Devlet ve İşadamları’ adlı çalışmasında cumhuriyet dönemi ve öncesinde Türkiye’deki girişimcilerin çeşitli niteliklerini ortaya koyar.

İttihat ve Terakki döneminde olsun, cumhuriyet döneminde olsun girişimci sınıf, ‘her şeyden önce politik güç odaklarıyla olan ilişkisi bağlamında’ tanımlanıyordu. Devlet desteği ve müdahalesi piyasadaki en önemli etkendir. Başlangıç döneminde ya işveren ya da en önemli müşteridir devlet.

Girişimcilerin büyük çoğunluğu ticaret burjuvazisini temsil etmekte (Kıvılcımlı’nın bezirgân sınıfı) iken, küçük bir sanayici azınlık vardı. Zanaatkârlıktan sanayiye geçiş oranı oldukça düşük. Spekülatif nitelikli hedeflerin birincil önemde olduğu, sanayileşmenin risk olarak görüldüğü, büyük arsa spekülasyonlarının önemli birer birikim hamlesi olarak görüldüğü bir kapitalist gelişme söz konusuydu.[3]

Akademisyen Özgür Öztürk de ‘Türkiye’de Büyük Sermaye Grupları’ adlı çalışmasının ilk bölümünde Osmanlı’dan Cumhuriyet rejimine aktarılan mirasın bir incelemesini yapar. Buna göre 19. yy sonlarında Avrupa ölçeğinde genişleyen ticari ilişkiler sonucunda Osmanlı’da, ‘kapitalizm öncesi yapılarla kapitalist toplumlar arasındaki bağlantıları kuran, ancak kendi başına kapitalist üretim ilişkilerinden söz etmeye yetemeyen’ bir sınıfın varlığından bahseder.

Marx’ın Avrupa incelemesinde kapitalist üretimin gelişimi manüfaktür-makineli üretim-fabrika sistemi şeklinde bir sıralama söz konusuydu. Ancak Osmanlı’da ve genç Türkiye’de böyle olmadı. Özellikle Osmanlı’da belirli bir büyüklüğe ulaşan zanaat tipi üretim, zamanla kapitalist tipte elbirliğine ve manüfaktüre dönüşmek bir yana, kapitalist Avrupa ülkeleriyle kurulan temas sonucunda hemen tamamen ortadan kalkmıştır.[4]

Elbette Kıvılcımlı’ya göre Türkiye’de güdük ve ucube bir kapitalizmin gelişmesinin önemli bir nedeni onun erken kapitalistleşmiş ve finans-kapital dönemine erişmiş Batı kapitalizminin boyunduruğu altına girmesidir. Ancak bir diğer neden de tefeci-bezirgân sermaye ile devlet sınıflarının kaynaşmasının içerisine nüfuz ettikleri toplumun tüm gelişim potansiyellerini boğmaları da yatar.

Rantçı, faizci ya da tüccar antik sermaye Türkiye kapitalizminin gelişimin nasıl etkiledi? Evvela sanayici kapitalizmin ortaya çıkışını engelledi. Bunu Kıvılcımlı şöyle ifade eder:

Mübalâğalı önsermaye gelişimi, antika para beylerini – Ortaçağ Avrupa’sında da görüldüğü gibi – toprak ve imtiyazları parayla satın alarak toprak beyliğine çevirir. Modern sermayenin en büyük düşmanı olan önsermaye, antika medeniyetlerde kapitalizm gelişimini imkânsızlaştırır. Osmanlı toprak münasebetlerinin bu güne dek süren özelliği buradan gelir. Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyal ve politik bocalamaların toprak ekonomisi bakımından tarihsel sebepleri, en sonunda bu noktada toplanır.

….19’uncu yüzyıl, büyük sanayi ile doğrudan doğruya üretime bağlı serbest rekabetçi kapitalizmin, hiç değilse ileri batı ülkelerinde, o zaman için, üretimle dolaysız münasebeti bulunmayan bezirgânlıktan iyice kurtulduğu çağdır. O zamana kadar, modern çağda harikalı TEKNİK üretici güçlerin iskeleti sayılan metalürji yerinde saymıştır! Hangi sebeple? Modern uzmanlık orasını araştırmıyor. Tarih, metalürji gelişimindeki yavaşlık ile bezirgân sınıfın üretime kayıtsız, şartsız egemen oluşunun aynı çağ olduğunu yazıyor. İki olayın birbirinden habersizce paralel gitmediklerini, tersine, birbirleri üzerine en keskin etki-tepki yaptıklarını anlamak için keramet sahibi olmaya hacet var mıdır?”

Kadim Devletçilikten Günümüze

Madem kapitalizm bu topraklarda kendiliğinden filiz vermedi. O halde devlet onu kendisi getirmeliydi. Ne de olsa kapitalizm ya da komünizm faydalı bir şeyse onu da devlet getirirdi. Böylece batılılaşma çabalarıyla kapitalizm adeta “ithal” edildi. Elbette bu ithalat bize özgü olmalıydı. Öyle de oldu.

Antika tarihten gelen sınıf ilişkileri Türkiye kapitalizminin karakterini adeta damgaladı. Ona kendi özgünlüğünü verdi. Sermaye sınıfı ile devlet arasında kökeni tarih öncesine dayalı bir ilişki belirdi. O ilişki bugün halen geçerlidir.

Kıvılcımlı’nın antik tarihe kadar dayandırdığı “Devletçilik” bugün devlet ile sermaye arasındaki ilişkisellik olarak tanımlayabileceğimiz özgün despotik yapının doğmasına neden oldu. Bu yapının doğmasında ise üretim ilişkileri temel nedendir. Kıvılcımlı Sümerlerden başlayarak devlet ile bezirganların halkı soymada ortaklaştığını belirtir. Bu ortaklık Bizans’a, Osmanlı’ya, Cumhuriyet’e ve nihayet günümüze kadar gelen bu suç iktidarı hep aynı karakterde işlemiştir. Fakat Kıvılcımlı bu ortaklığın her zaman “güllük gülistanlık” içinde olmadığını, içeriden ve dışarıdan gelen baskılarla birlikte kendi aralarındaki çekişmelerden dolayı aslında sürekli bir “çatışma” hali içinde olduğunu belirtir. Nitekim Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi’nin önemli vurgularından birisi de kapitalizm öncesindeki toplumlarda bu ortaklaşa iktidarın soygunundan kaynaklı toplumdaki sınıflaşmaların keskinleştiği, fakat devrimci bir sınıf olmamasından kaynaklı bu keskinliği dışarıdan gelen barbarların ortadan kaldırdığına yöneliktir. Bu barbarlar “medeni” olmamalarından dolayı “devlet”e yabancıdırlar, fakat yıktıkları “medeniyet” onları kısa bir sonra içermekte zorlanmayacaktır. Böylece barbar aşısı olan “medeniyet” diriliş geçirerek tekrardan devlet sınıfları ile tefeci-bezirgan arasındaki iktidar ortaklığı sağlanır. Ancak bu tekrardan devlet sınıfları ile tefeci-bezirganın üretimde gerçekleşen artık-üründen pay alma savaşımlarını tekrardan başlatır, ta ki proletarya iktidarı devralana kadar.

Tarihten bu yana süregelen devlet içerisindeki bürokratik sınıf ile sömürücü sınıfların ittifakı bugünkü modern kapitalist koşullarda halen iş başındadır. Devlet sınıflarının/despotların kimi zaman üstte ve yol açıcı bir şekilde konumlanıp sömürücü sınıfların ise altta ve kan emici olarak yol aldıkları kimi zaman da sömürücü sınıfların üste geçecek şekilde kanının pirelendiğinde devlet sınıflarının “haracını” azalttığı özgün bir kapitalist model bugünün “tuhaf zamanlarını” damgalayan bir etkendir.

Bugünün inşaat kapitalizmi, rant ve ihale kapitalizmi o kadim devletçiliğin bir ürünü olarak şimdi halkı soymaya devam etmekte.

Sonuç

Kıvılcımlı coğrafyamızın özgün gelişim yollarını inceleyerek şu sonuca varmıştı: Kökenini çok eski zamanlardan alan gericilik, bugünü damgalamıştır. O gericilik toplumsal alanın her köşesinde yeniden üretilir. İşçi sınıfının ve diğer halk sınıflarının özne olabilme kapasiteleri bu gericilikle sınırlanmıştır.

Kıvılcımlı’nın ortaya koyduğu özgün tezler bugünün despotizmine ışık tutmaktadır. Sermayenin pısırıklığı ve yeni rejime koşulsuz boyun eğişi anlık bir tutum değildir. Onun DNA’sında bu vardır. Sanayiyi geliştirme, üretimin kapasitesini arttırma gibi bir ülküsünün olamaması da taşıdığı tarihsel kodlardan ileri gelir. Zamanında toplumsal bir devrime öncülük etmemesinin sebebi de budur. Sümer medeniyeti kadar eski olan, despotlar ve bürokratlarla yakın ilişkide olarak halkı soyma geleneği bugün halen işbaşındadır. Bugün halen ihaleleri, vurgunları, rantları, peşkeşleri, arsa spekülasyonlarını konuşuyoruz. Bunların hepsi kapitalizme özgü olabilir. Ama bu ilişkilerin hepsinin buradaki kapitalizmin merkezinde yer almaları tarihsel köklerden ileri gelir.

[1] Hikmet Kıvılcımlı, Devrim Zorlaması Demokratik Zortlama, Sosyal İnsan Yayınları, İstanbul, 2011.

[2]Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi, Sosyal İnsan Yayınları, İstanbul, 2007.

[3] Ayşe Buğra, Devlet ve İşadamları, İletişim Yay.

[4] Özgür Öztürk, Türkiye’de Büyük Sermaye Grupları, SAV yay,