Edward Said’in Münevveri

 ‘‘Artık kişinin evindeyken, kendini evinde hissetmemesi bir ahlak meselesidir”

Her ne kadar ilkel kabile toplumlarından bu yana izini sürebilmek mümkün olsa da aydın ve entelektüel kavramları esas ehemmiyet ve manasını, içtimai ihtivasını modern zamanlarda kazanmıştır. Bu haliyle bu kavramların modern kavramlar olduklarını söyleyebilmek mümkündür.

Öyle ki 11. ve 12. yüzyılda başlamak üzere Avrupa’da yavaş yavaş gelişerek yaygınlaşmaya başlayan burjuvazi ve onun, aristokrasi ve feodaliteye karşı verdiği iktidar mücadelesine koşut olarak zuhur eden ve gelişen aydınlanma hareketi, burjuvazinin, gerici sınıflara karşı kendi tezlerini ortaya koyarak bu sınıfların dayandığı bütün moral,  iktisadi, siyasal ve felsefi sistemleri kapsamlı bir eleştiriye tabi tutmuştu. Bu eleştirilerin eşliğinde elbette insanlık açısından yukarıda andığımız tüm alanlarda tarihsel önemdeki sıçrayışlar gerçekleştirmeyi başarmış, daha sonraki gelişme ve sıçrayışlar için bereketli bir delta oluşturmuştu.

Bu yanıyla aydınlanma hareketi, buz kırıcı, çözücü, hatta kurucu bir görev ifa etmiştir. Fransız Devrimi ile birlikte zirve noktasına, hatta hegemon konuma gelmeyi başaran bu çabaların sahipleri yahut bu “görevi” ifa eden kimseler entelektüel/aydın olarak nitelendirilmişlerdi.

Entelektüel kimse için, “edindiği bilgilerle zihinsel bir aydınlanmaya kavuşmanın ötesinde bilgi edindiği gibi, bilgi ve görüş üretebilen, bunları insanların yararına yaygınlaştırabilen, hatta bunları örgütleyen, düşünsel faaliyet sürecinde görüşlerine ters düşen değerler ve kurumları korkusuzca sorgulayabilen, kimsedir” diyebilmek mümkün.

Köken Üzerine

Her ne kadar aydın/entelektüelin bugünkü anlam ve ihtivasının söz konusu ettiğimiz tarihsel süreç içerisinde zuhur ettiğini söyleyebilmemiz mümkün olsa da, benzer kavramların kökenlerini daha eskilere doğru götürebilmek mümkündür. Zira Entelijansiya,  entelektüel,  clerk ve literaty kavramları farklı coğrafyalarda farkı zamanlarda ortaya çıkmıştır.

Örneğin entelijansiya kavramı ilk olarak 19. yüzyılda Rusya’da ortaya çıkmış olan profesyonel iş yapma niteliği sağlayan, bir üniversite eğitimi almış kişileri nitelemek için kullanılmıştır. Entelektüel sözcüğü ise, orta çağın sonlarına doğru,  Latince intellectualis kelimesinden türetilmiştir. Akıl ve idrak ile ilişkili olan entelektüel kavramı, soyut alandaki düşüncelerle hesaplaşma içinde olan kimse anlamında kullanılmıştır. Entelektüel teriminden önce kullanılan “clerc” sözcüğü de, din adamları sınıfı içinde yer alan, fakat kilisenin din sömürüsüne karşı çıkan kişileri ifade etmek için kullanılmıştır. Dilimizde ise bu kişilerin konumunu tariflemek üzere “münevver/aydın” kavramı kullanılmaktadır.

Oysa aydınlanma dönemine yapılan atıfla kullanılan bu isimlendirmenin bir miktar eksik olduğunu söyleyebilmek mümkün. Entelektüel mefhumu yukarıda kaba bir özetini verdiğimiz üzere Aydınlanma döneminden önce de kullanılmıştır. Elbette diğer her şey gibi zamanla bu mefhum da gelişmiş, ihtiva değiştirmiş, hülasa değişime uğramıştır.

Aydınlanma döneminde entelektüel, fikri mesai ve tefekkürden haz eden, olup biten ve devam edenlere ilişkin iştiyak duyan gelişmelerden haberdar olmaya çalışan, şahsiyetini ve nazariyesini, ufkunu geliştirmeye çabalayan kimseleri ifade etmek için kullanılırdı. Zamanla bu nosyonlara daha ileri bir insan, daha müreffeh bir içtimai yaşam yahut nizam için, fikir üretmek, mesuliyet almak ve dahi politik aksiyon almak gibi ödevler de eklenmiştir. Hülasa entelektüel faaliyet için malumatfuruşluğun ötesinde bilinç de ehemmiyet kazanmıştır.

İşte bu düzlemde entelektüel kimse için, “edindiği bilgilerle zihinsel bir aydınlanmaya kavuşmanın ötesinde bilgi edindiği gibi, bilgi ve görüş üretebilen, bunları insanların yararına yaygınlaştırabilen, hatta bunları örgütleyen, düşünsel faaliyet sürecinde görüşlerine ters düşen değerler ve kurumları korkusuzca sorgulayabilen, kimsedir” diyebilmek mümkün.

Yine de diğer tüm sosyal bilimlere ait mefhumlarda olduğu gibi “entelektüel/aydın”  kavramlarının üzerinde uzlaşılmış bir tanımın yapılmış olduğunu söyleyemeyiz. Pek çok farklı nahiyeden, meşrebe ve ihtiyaca uygun tarzlarda envai çeşit tanımlamalar yapılagelmiştir.

Edward Said ve Entelektüelin Sürgünü

İşte tam da bu noktada merhum karşılaştırmalı edebiyat kuramcısı, politik fikir insanı ve Filistin davasının yılmaz savunucularından Edward Said’den öğrenebileceğimiz bir ders var. Bu ders entelektüelin kim olduğu, içtimai konumlanışının ve ödevlerinin ne olduğu üzerinedir.

Said için entelektüel ödev her şeyden evvel ahlaki tutumdur. Bir moral tutarlılıktır. Bu, Edward Said’in Reith ders serisinde “Aydınların Temsilleri”nde ele aldığı temel sorundu. Bu derslerde Said, gerçek bir aydın olmanın ne anlama geldiği ve entelektüelin sosyal sorunlara ve konulara yaklaşımlarındaki ahlaki sınırları korumak için ne yapması gerektiği gibi kimi meselelerin peşine düşmüştü.

Edward Said,  1993’te verdiği bir dizi derste, kendisini, statükonun ve müesses kurumların akademisyenlerinden, entelektüellerinden ayrıştıran ve onlara karşı cepheden seslenen kimi çetrefil, kapsamlı konulara ilişkin konuşmuş ve kimi can alıcı sorular ortaya atmıştı. Şöyle sormuştu Said: Aydın olmak ne anlama geliyor? Aydının rolü nedir? Ve aydının iktidarla olan ilişkisi nasıl olmalıdır?

Bu hususta sürgün kavramı ve metaforu Said için kilit ve aynı zamanda anahtar önemdeydi. Said her zaman bir aydının iktidardan azade ya da sürekli bir ‘sürgün’ durumunda olmasının önemli olduğunu vurgulayagelmişti. Said’in metafizik biçimde tanımladığı aydın için sürgün “huzursuzluk, hareket, sürekli huzursuz olmak ve başkalarını rahatsız etmektir”. Bu, “ayrıcalık, güç, evde olmanın rahatlığı dışında marjinal bir figür olarak duran”, ancak “şaşkın olma, asla itirazsız kabul etmeme, çoğu insanı şaşırtacak veya korkutacak titrek istikrarsızlık koşullarında idare etmeyi öğrenmekten” zevk alan biri için gerekli bir koşuldur.

Sürgün entelektüel “yalnız”dır; bu yalnızlığı ile de kendi ferdî beklenti ve çıkarlarından azade bir pozisyona sahiptir. Böylelikle ne imtina edeceği bir makamı ne de maddi zenginliği vardır. Esasen fiili bir durum olmakla birlikte, Said, “sürgün”ü, bir yanıyla da metaforik bir durum olarak tahayyül eder. Ona göre, “sürgün”lük, göçlerin ve yerinden edilmelerin toplumsal ve siyasal tarihiyle de ilişkili olsa bile, bu tarihle sınırlı değildir.

İçeridekiler, Yabancılar ve Aydının Amatörlüğü

Bir toplumun mensubu bulunan entelektüeller bile, bir bakıma, “içeridekiler” ve “yabancılar” olarak ikiye ayrılırlar: “Bir yanda toplumun mevcut haline tamamen ait olanlar, onun içinde yoğun bir aykırılık ya da uyumsuzluk duygusu hissetmeksizin barınanlar ki, bunlara ‘evet deyiciler’ ya da ‘evde olanlar’ denilebilir; öte yanda ‘hayır-diyenler’, toplumlarıyla yıldızları barışmayan, bu yüzden de imtiyaz, güç ve şan şöhret edinmeme anlamında yabancı ve sürgün olan bireyler.”

Said haksız olmasa gerek… Hiç değilse pek çok imkânı terk ederek konforlu alanın dışında var olmayı seçen aydının; emrolunan mecburi istikametlerin dışında, hatta aksinde hakikatin yolunu takip ettiğini göz önüne aldığımızda, sürgünde olmak ve marjinal kalmak metaforlarının isabeti anlaşılabilecektir. Metaforun ötesinde hemen hemen tüm hakikat savunucusu/arayıcısı aydınların hayatlarının bir bölümünde mutlaka sürgüne gönderildiklerini ya da ötekileştirildiklerini görmek için dönüp geçmişe bakmanız yeterli olacaktır.

Bir aydının iktidara gerçeği söylemesini sağlayan şey işte bu sürgün duygusudur. Said için, aydınlar “son derece kusurlu bir güce kuyruk sallayan bu hizmetleri ile doğal özelliklerinden uzaklaşmış profesyoneller değildir”  daha ziyade, onlar “alternatif ve daha ilkeli duruşu” sergileyenlerdir.

Said, akademik ve aktivist hayatı boyunca kurumsallaşmış yapılar içindeki birçok aydının iktidar için, onlar adına konuştuğunu teşhis etmiş ve buna karşı konumlanmıştı.  Ona göre bu kurumsallaşmış yapıların aydınları, kendi sözünün sahibi olarak, bağımsız aydınlar olarak düşünemezler ve konuşamazlar. Onlar,  “yalnızca bir pazarlamacı veya destekçi” olarak düşünebilirler. Zihinlerinin arkasında, hoşnut olma ve hoşnutsuz etmeme gerektiği düşüncesi vardır.

Bir aydın, her zaman gerçeği en iyi şekilde savunmak ve bir patronun ya da otoritenin kendisini yönlendirmesine pasif olarak izin vermek arasında seçim yapmalıdır.  Elbette bu noktada bunun bir niyet meselesinin ötesinde olduğunu ifade etmek gerekebilir. Sermayenin egemenliğinde bir akademi yahut medya evreninde, söz konusu hâkimiyet ilişkileri içerisinde kalarak bir bağımsızlıktan bahsetmek afaki olacaktır. Sermaye tarafından finanse edilen, fonlanan yahut doğrudan onun bir uzantısı olarak işleyen akademi, medya vb. alanlar, kaçınılmaz olarak, ister örtük ister açık, ister imal edilmiş bir rızaya dayalı, ister zor yoluyla olsun, sermayenin ihtiyaçları, talepleri ve yönelimleri doğrultusunda örgütlenecek, şekillenecektir.

Bu koşullar içerisinde oto-sansür kaçınılmaz olarak bir denetim aracı olarak kendini dayatacaktır. Nihayetinde de nasıl ki doğasından mahrum kalmış herhangi bir şey varoluşunu gerçekleştiremezse, özgürlük doğasına sahip akademi ya da basın da aynı şekilde kendini gerçekleştiremez. Düşünce özgürlüğüne sınır çekmek ve onu özgürlük harici unsurlarla donatmak, modern dünyanın kamusal haklarından birini egemenler lehine budayacaktır. Bu nedenle, bir aydının iktidara gerçeği söylemek için bir ayrılma duygusunu (sürgün) sürdürmesi önemlidir. Çünkü entelektüel, “Kendini tamamen bir hükümetin siyasi hedeflerine, büyük bir şirkete ya da kafaları aynı biçimde çalışan profesyonellerden oluşan bir loncaya teslim etmiş bir memur ya da işçi değildir. Bu tür durumlarda kişiyi ahlaki vicdanını unutmaya, sadece uzmanlık alanı içinden düşünmeye ya da başkalarına ayak uydurmak için şüpheciliği rafa kaldırmaya iten ayartılar çok güçlüdür. Birçok entelektüel (aslında bir ölçüde hepimiz) bu ayartılara tamamen teslim olur.”

Himaye edici iktidarın etkisinden daha tutsaklaştırıcı çok az şey vardır. Bu el-nihayet kaçınılmaz olarak denetime ve kontrole varacak olan himaye, Said’in “mükemmelliği bozan” olarak ciddi şekilde eleştirdiği zihin alışkanlıklarını üretir: “Benim görüşüme göre hiçbir şey, aydınlarda imtinayı tetikleyen, ilkeli bir pozisyondan geri durmasına neden olan zihinsel alışkanlıklarından daha anlaşılmaz değildir. Çok politik görünmek istemezsiniz; münakaşacı görünmekten korkarsınız, bir patronun ya da bir otorite figürünün onayına ihtiyaç duyarsınız; dengeli, objektif, ılımlı olduğunuz bir şöhrete sahip olmak istersiniz; umudunuz tekrar çağırılmak, danışılmak, bir kurulda ya da prestijli bir komitede yer almak ve böylece sorumlu ana akım içinde kalmak; bir gün onursal bir derece, büyük bir ödül, hatta belki de bir büyükelçi olmayı ummaktır.”  Şüphesiz bu tür alışkanlıkları içselleştirmek, tutkulu entelektüel yaşamın doğasını değiştirmek, nötralize etmek ve nihayetinde öldürmektir.

İşte bu noktada da Said bugün aydınların ve aydın yaşamın karşı karşıya olduğu en büyük tehlikenin “profesyonellik” olarak adlandırdığı kimi tutumlar olduğunu ifade eder ve bu çürüten yolun karşısına amatörlüğü koyar. Said, entelektüel açısından, dar anlamdaki “profesyonel” ve “uzman” kimliğini “yeterli bir koşul” olarak değil, ancak “gerekli bir koşul” olarak görür. Ona göre, entelektüel, “profesyonel” ve “uzman” kimliğini aşarak daha üst bir düzlemde, özgürleştirici, radikal ve bağımsız bir “amatör” tutumu/duruşu yansıtan kişidir.

“Profesyonellikten kastım, işinizi bir aydın olarak, yaşamak için yaptığınız bir şey olarak düşünmek, sabah 9’dan akşam 17’ye kadar bir gözünüz saatte diğeri de neyin uygun ve profesyonel bir davranış olacağına odaklanmış, – ortamı velveleye vermeden, kabul edilmiş paradigmaların ya da limitlerin dışında kalmadan, kendinizi pazarlanabilir ve her şeyden önce prezantabl hale getirmek, dolayısıyla tartışmasız, politik olmayan ve ‘objektif’ olmaktır.”

Profesyonalizm, aynı zamanda araçsal aklın cisimleşmesi olarak da, entelektüel için etik açıdan kusurlu; statükonun devamına ilişkin projelendirici ve manipülatif bir konumdadır. Yine profesyonalizm, bir ‘hamilik’e tabidir; zira, “gözünüz haminizin üstündeyken bir entelektüel gibi düşünemezsiniz”, aksine sadece “itaatkar bir mürit gibi düşünebilirsiniz”

“Dünya daha önce hiçbir zaman olmadığı kadar profesyonellerle, uzmanlarla, danışmanlarla -asıl rolleri otoriteye emekleriyle hizmet etmek olan, bunun karşılığı olarak da ceplerini dolduran entelektüellerle doludur.”

Elbette, bir aydın hakikat ve adalet gibi değerler tarafından yönetilmelidir, bir aydının mesleğinin diktesi altında ve yalnızca “resmi” görüşleri teşvik etmek amacıyla konuşması veya yazması hiçbir zaman mazur görülebilir değildir.

İşte buna karşı Said “amatörlük” olarak adlandırdığı bir tutumun benimsenmesini önerir.  Amatörlük konusunda, “Çıkar ya da ödülle değil, daha büyük resme olan sevgiden ve daha büyük resme olan ilgiden, çizgiler ve engeller arasında bağlantı kurmaktan, bir uzmanlığa bağlanmayı reddetmekten, bir mesleğin kısıtlamalarına rağmen fikir ve değerlere bakmaktan vazgeçmeme arzusudur.” der ve ekler:  “Dahası, entelektüelin amatör ruhu, çoğumuzun yaşadığı katıksız profesyonel rutinin içine girip onu çok daha hayati ve radikal bir şeye dönüştürebilir; insan kendisinden yapması beklenen şeyi yapmak yerine bunu niye yaptığını, bundan kimin yarar sağladığını ve kendi kişisel projesiyle ve orijinal düşüncelerle bunun arasında nasıl yeniden irtibat kuracağını sorabilir.”

Osmanlının çözülüşünden Türkiye Cumhuriyeti’ne devrolan kadim soru olan  “Bu devlet nasıl kurtulur?” un muhtemel cevaplarına matuf var olagelmiş ve ona memur kılınmış Osmanlının münevveri, Türkiye’nin aydını, devleti kutsayan, devleti meşrulaştıran, devlete organik olarak bağlanmış, hatta düpedüz memur edilmişti.

 

Otoriteyi Sorgulamak

Hülasa, amatörlük “çıkar ve bencillik, dar uzmanlık yerine ilgi ve sevgi ile beslenen” bir faaliyettir. “İzleyicinin memnun edilmek için orada olduğu ve dolayısıyla bir müşteri gibi mutlu edilmesi gerektiği” kabulüne yaslanan bir etkinlik değildir.

Said bize şunu hatırlatır: “Bir aydın bugün bir amatör olarak, toplumun düşünen ve ilgili bir üyesi olduğunu düşünen biri olarak, kendini, en teknik ve profesyonel faaliyetinde bile kalbindeki ahlaki konuları gündeme getirme hakkına sahip gören biri olmalıdır.”

Bir aydının rolü budur -bu, ahlaki bir görev olduğu kadar bir sorumluluktur. “Aydınların rolü otoriteyi sağlamlaştırmak değildir, aksine anlamak, yorumlamak ve sorgulamaktır.” Said’in entelektüel imgesi, belirli imtiyaz, konfor ve muteber konumlanışların dar perspektiflerinin ötesine fırlayarak, evrensel yönelimli ve aşkın birisi olarak cisimleşir:

“Entelektüel mümkün olduğunca geniş bir halk kesimine seslenir (onları küçümsemez), bu kesim onun doğal muhatabıdır… Bir bütün olarak kitle toplumu değildir entelektüelin meselesi; kamuoyunu biçimlendiren, onu konformistleştiren, iktidardaki bir avuç çok bilmişe güvenmeye teşvik eden uzmanlar, eş dost grupları, profesyoneller, düzen adamlarıdır. Düzenin adamları belli çıkarları gözetirler, oysa entelektüeller şovenist milliyetçiliği, şirketleşmiş düşünce müsveddelerini ve sınıfsal, ırksal ve cinsel imtiyazları sorgulayan kişiler olmalıdırlar.”

Hülasa entelektüel, Gramsci’den, Said’e devrolduğunu söyleyebileceğimiz temsil ile egemenler ile ezilenler arasındaki dengede uzlaştırıcı rol oynayan, egemenlerin memurluğuna koşulmuş uzman, profesyonellerden ziyade dışarıda kalmayı göze almış, ayrıcalıklarından ezilenler lehine feragat edebilmiş aşkın bir kimsedir. Bu noktada, sahte, soğuk, teknokrasiye meyyal  entelektüel tutumları mahkum eden Said, entelektüelleri, radikal ve seküler, evrensel, muhalif bir pozisyona ve ödevler silsilesine davet eder.

Şüphesiz Said’in  seküler, bağımsız -ama tarafsız değil-  muhalif entelektüel önermesi ya da temsili Batı aydınlanmasını ve modern düşünceyi derinden etkileyen, ona özgün ve sarsıcı katkılar sunan pek çok entelektüelin dolayımıyla ve onların görüş ve iddialarından damıtılarak aynı suyun yatağından gelerek nevzuhur eder.

Edward Said, Gramsci’nin ve Lukacs’ın tarihselliğinden, Foucault’nun arkeolojisinden, Fanon’un anti emperyalizminden, Auerbach, Spitzer ve Curtius’un temsil ettiği hümanist filoloji geleneğinden, Marx’ın radikalizminden ve Jonathan Swift’in tartışmacı üslubu ile Yeni Eleştiri okulunun keskin eleştirmeni R.P.Blackmur’dan etkilenmişti.

Said,  modern düşüncenin doruğu olarak sayılabilecek Kant’ın, “Sapere aude!” ya da “kendi aklını kullanma cesaretini edin” mottosuyla özetlenegelen ideal-aşkın, evrenselciliğin entelektüelde cisimleştirilmesinden başladı. Marx’ın ideolojik tahakkümün sahte bilinç ajanlarına karşı kurtarıcı ve öncü doğru bilinç emekçileri olarak tarif ettiği entelektüelinden devam etti. Yine Marx’ın mülhem çelişkileri gizleyen, toplumsal ilişkileri mistifiye eden ve görünümler dünyasını fetişleştiren egemen ideologlara karşı ahlaki ve aksiyonel bir düzlemde proletaryaya angaje olan ve onun yanında devrimci eyleme matuf konumlanan entelektüelinin izleklerini takip etti. Ve sonunda Gramsci’nin, “Tarihsel Bloku”nun geleneksel aydınlarının karşısına dikilen uygulayıcı, yaygınlaştırıcı, örgütleyici organik aydınına vardı. Elbette oradan kendisinin çağdaşları diyebileceğimiz Sarte’ın, Foucalt’nun ve Adorno’nun aydınlara ilişkin fikirleriyle komşuluk ilişkisi kurdu.

Bu Toprakların Aydınları ve Said

Memleket dâhilinde genellikle Batı’nın doğulu muhalifi olarak rağbet gören, böyle takdim edilmeye alışılmış oysa etkileyici bir teorisyen, uyarıcı bir öğretmen, elinden gelenin en iyisini yapan bir makale yazarı, Filistinlilerin küresel çapta yılmaz bir avukatı ve belki de hepsinden önemlisi dünyaya, tarihe ve topluma karşı sorumluluk duyan, sorumluluk alan,  “tanklara karşı taş atan”,  iktidar sahiplerine karşı kendini güçsüzün yanında konumlandıran, güçlüye karşı hakikati söyleyen, hakiki bir entelektüel olan Edward Said’in tavrı, erdemleri, görüşleri hâlâ güncelliğini korurken memleket ahvali göz önüne alındığında, memlekete ve memleketin aydın tipine ilişkinde söyleyeceği çok şey olduğunu akılda tutmak gerekir.

Osmanlının çözülüşünden Türkiye Cumhuriyeti’ne devrolan kadim soru olan  “Bu devlet nasıl kurtulur?” un muhtemel cevaplarına matuf var olagelmiş ve ona memur kılınmış Osmanlının münevveri, Türkiye’nin aydını, devleti kutsayan, devleti meşrulaştıran, devlete organik olarak bağlanmış, hatta düpedüz memur edilmişti.

Aydın, ulus-devletin ihtiyaç duyduğu mühendislik görevini devletine sadakat ile ifa eden önce devleti kurtarmak, sonrasında ulus-devletin bekası için gerekenleri toparlamak, örgütlemek ve yaymakla muvazzaftı. Said, böyle bir çerçeveye yerleşen Türk tipi(!) aydın tipolojisi her ne ise, onun tastamam zıddıydı. Şüphesiz Said, bu çerçevenin bir milim dışına çıktığı anda dâhi sürgünlerle, zindanlarla yüzleşen, marjinallikle, teröristlikle, terör sevicilikle yaftalananların akranıydı.

Ne şüphe ki Said yan odadaki meslektaşı KHK’ler ile ihraç edilirken barış adına inisiyatif aldığı için mahkeme kapılarına, zindanlara sürülürken, bahçede öğrencileri, meslektaşları kolluk kuvvetlerine tartaklatılırken, ters kelepçeyle işkenceye maruz bırakılırken kafasını kitaplarına gömen sözüm ona bir bilimsel objektifliğin ardına sığınan, yavan bir statü uğruna, bu haliyle manasız bir kürsü uğruna, yahut mesleki kariyer, maddi çıkar uğruna sessizliğe gömülenlerin, meslektaşları yandaş vakıfların polis fezlekesinden bozma raporlarıyla andaçlarınken, sembolik bir yayın yönetmenliği vazifesi nedeniyle hapsedilirken,  gazeteler, televizyon, radyo kanalları KHK’ler ile gasp edilirken, muktedirlerin kapısında himmet, uçaklarında koltuk bekleyenlerin sessizliğine karşı konuştu.

Said bize tam da Sartre’ın ifade ettiği istikamette “Kendisini ilgilendirmeyen şeylere burnunu sokan ve küresel insan ve toplum kavramı adına kabullenilmiş gerçeklerin ve bundan kaynaklanan davranışların tümünü sorgulama iddiasında olan birini” tarif etti. “Atom silahlarını mükemmelleştirmek için atomun parçalanması üstünde çalışan bilim insanlarına ‘aydın’ denemez: onlar sadece bilim insanıdır. Ama yapılmasına göz yumdukları bu silahların yıkıcı gücü karşısında dehşete kapılan bilginler bir araya gelerek kamuoyunu atom bombasının kullanılmasına karşı uyaran bir manifesto imzaladıklarında artık birer aydındırlar” dedi.

O bize, bilgisini, uzmanlığını ve hakikatle ilişkisini siyasi mücadele alanında kullanan bir kişiden söz etti. “hakikat etrafında” verilen kavgayı merkezi bir yere oturttu. İktidarların tahakkümüne karşı, statükonun hegemonyasına karşı, katıksız bir karşı tutumu, radikal bir eleştirel tutumu savundu.  O bir Parrhesiastes*tı ve hakikati ifşa etmekten vazgeçmedi. İşte tüm bu yanlarıyla günümüze ilişkin konuşuyor. Güncelimize konuşuyor ve bizimle konuşmaya devam ediyor, bizim için konuşmaya da…

 

* Yunan edebiyatında ilk kez M.Ö. 6. yüzyılın başında ortaya çıkan. Parrhesia sözcüğü  “hakikati söylemek” anlamına gelir. Parrhesiastes ise parrhesia kullanan, yani hakikati söyleyen kişiyi tarif eder.

 

Kaynakça:

[1] SAID, Edward, Entellektüel -Sürgün, Marjinal, Yabancı-, çev. Tuncay Birkan, Ayrıntı Yay., İstanbul, 1995.

[2] SAID, Edward, “Yazar ve Entellektüelin Kamusal Rolü”, Cogito, sayı:31, 2002.

[3] KESKİN, Ferda, “İktidar, Hakikat ve Entellektüelin Siyasi İşlevi”, iç.M.Foucault, Entellektüelin Siyasi İşlevi, çev. Işık Ergüden-Osman Akınhay-Ferda Keskin, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2000.

[4] SARTRE, Jean Paul (1997), Aydınlar Üzerine, (Çeviren: A. Bora), Ġstanbul: Can Yayınları.

[5] ORAN, Baskın, “Azgelişmiş Ülkelerde Aydın ve Milliyetçilik”, iç. Sabahattin Şen (der.), Türk Aydını ve Kimlik Sorunu, Bağlam Yay., İstanbul, 1995.

[6] https://www.birikimdergisi.com/birikim-yazi/5493/turkiye-de-aydin-entellektuel-ayrismasi-uzerine#.XSnM9eszbcs

[7] TUNÇAY, Mete (1987), “Aydınlar Üstüne Bir Deneme”, Mülkiyeliler Birliği Dergisi, Cilt XI, Sayı 85, s.s. 15-17.

[8]https://books.google.com.tr/books?id=KnJ94LFpow0C&pg=PA28&lpg=PA28&dq=hanan+ashrawi+edward+said&source=bl&ots=OAp77E_2Sk&sig=hPUWI8ZiHy2tPRsfKE69OYqd_Dc&hl=tr&sa=X&ved=0ahUKEwj5l-vioJDVAhUEM8AKHe4fC5wQ6AEIQzAE#v=onepage&q=hanan%20ashrawi%20edward%20said&f=false

[9] CHOMSKY, Noam, Modern Çağda Entellektüellerin Rolü, çev. Selahattin Ayaz, Pınar Yay., İstanbul, 1994.

[10] GRAMSCİ, Antonio, Aydınlar ve Toplum, çev. V.Günyol-F.Edgü-B.Onaran, 2.basım, Örnek Yay., İstanbul, 1983.