Solun Krizi (I)

 

Sol siyasi güçlerin bilinçli bir öncü tutumla yapması gerekeni, yani, “bataklık” olarak saptanabilecek kendi tarihinin 3. dönemini bitirip 4. dönemi açma becerisini, sokaklarda yürüyerek bizzat halkın kendisi yaptı; gelin görün ki, sol güçler halkın öncülük yaparak açıp önüne koyduğu yeni döneme girmemekte direniyor, kendi cüceliğini-dar kalıplarını halka dayatmakta ısrar ediyor.

Tarih onu rolünü oynamak için yeniden sahneye çağırdığı bir dönemde, sol güçler kriz içinde.

Daha da kötüsü, yerel düzey söz konusu olduğunda, sol güçler, kendilerini çıkmaz sokaklarda koşturmaya mahkum eden krizlerinin farkında bile değiller.

Solun yaşadığı krizin küresel derinliği, ilkin, 70’lerde başlayan kâr oranlarının düşme eğilimini engellemek için sermaye güçlerinin ürettiği politikaların sistemde yarattığı geniş çaplı dönüşümlere sınıf hareketinin bakış açısından bütünlüklü cevap üretmede yaşanan yetmezliklerden oluşuyor.

İkincisi, kriz, 89-90’da reel sosyalizmin çözülüşü gerçeğinden de besleniyor.

Çöküşün sebeplerinin anlaşılması ve sınıf hareketinin bilinci ve davranışında yarattığı çok yönlü depremin yarattığı hasarların aşılması çabaları, henüz herkes tarafından görülüp meşruluk kazanan bir sonuç yaratamadı.

Yerel düzeyde ise, ilkin, her dönem bir biçimde egemenlere ait farklı fraksiyonların güncel tutumlarından “umut” besleme biçiminde kendisini gösteren bir gerçeklik var:

Sol, kendisini, egemenlerden bilinç ve davranış düzeyinden bağımsız bir tarih-yapıcı bir özne olarak inşa edemiyor.

İkincisi, solun, özgün bir tarihten çıkıp gelen “yerelliğini” kavramaktaki yetersizliğidir.

Bu yetersizlik, kapitalizmin doğumuna ebelik yaparken sistemin gündemleştirdiği özgün evrensel değerlerin oluşmasına da öncülük yapan Batının kaçınılmaz olarak doğuş coğrafyasına ait yerel izler de taşıyan bakış açısını/açılarını aynen kabullenmeyle kendisini göstermekte; ya da tersinden, sırf coğrafi farklılıktan/Batılı olmadığımız için sistemin evrensel belirlenimlerinin coğrafyamızda geçerli olmadığını iddia etme bönlüğüne savrulma yaşanmaktadır.

Eh, epey yüzeyde, çoğunlukla da duyusal algı düzeyinde gezinmekle yetindikleri için böyle dertleri hiç olmayan irili ufaklı öbekleri de ayrıca vurgulamak gerekiyor; bunlar tam da bu türden dertleri olmadığı içindir ki gelgeç olmaya mahkumlar, öyle de oluyorlar.

Güncel düzlemde de, sol, tarihin ender anlarında yaşanan ve şimdi sürekli güç kazanan bir potansiyel enerji olarak kendisini var eden “öne çıkma” ve kendisini egemenlere dayatma fırsatını değerlendiremiyor.

Özellikle, günümüzdeki kaotik ortamın önünü açtığı “çoklu iktidar” ortamına halkçı-demokratik seçeneği dayatmıyor/dayatamıyor olması, solun krizini derinleştiriyor.

Acil ihtiyaçlarının zorlamasıyla “sistemden kopuş” denemeleri yapan halk güçleri bir “öncü” tarafından desteklenmediği için sermaye güçlerinin şu ya da bu hamlesiyle yeniden sistemin içine sürüklendikçe; böylesi bir tarihsel momentte bile rolünü oynayamayan sol, anlam ve değer kaybına uğrayarak boşluğa sürükleniyor.

1989-90 kırılması

Kritik bir moment olan 89-90’a göz atarak başlayalım. Sol, 80’lerin başındaki 12 Eylül darbesinin faşist terör koşullarında ağır darbelerle epey zayıflamış olsa da, bir biçimde kendisini sürdürmeye çalışıyordu.
85-87 arasındaki yoklamalarla ise, yeniden çıkış denemeleri yapılıyor ve devletin cevabı olarak hızla devreye sokulan devlet terörüne rağmen kimi kazanımlarla yola devam ediliyordu.

Nisan 1987’deki öğrenci hareketleri, aynı dönemde yaşanan Kazlıçeşme’de deri işçilerinin ve Netaş’ta metal işçilerinin direnişleri, solun canlanmasına can suyu olup moral vermişti. Sonraki 2-3 yılda gerilla hareketinden toplumsallaşma seviyesine sıçrayan Kürt halk hareketinin varlığı ve Zonguldak maden işçilerinin direnişi de güç veren yeni ivmeler olmuştu.

Ancak, 1989-90 yıllarında reel sosyalist sistemin kapitalizme çözülmesi, yaşandığı andaki yumruk etkisiyle sonrasında da gittikçe ağırlaşarak kendisini var eden sosyalizmin itibar ve anlam kaybıyla, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de solun çekim gücünü darbeledi ve sahici bir seçenek olmadığı – olamayacağı doğrultusunda özel bir ruh hali – moralsizlik ortamı yarattı.

90’larda, henüz yeni yaşanmış olan “çözülüşün” yarattığı “yenilgi” bataklığında sürekli dibe çekilen sol, zamanla unutulacak bir “geçmiş zaman hikayesi” konumuna doğru sürükleniyordu.

O dönem yaşanan ÖDP deneyi, başlangıçta umut yaratsa ve gerçekten de daha geriye düşmeyi önleme ve yeniden çıkış için güç toplama potansiyelini taşısa da, ana bileşenleri olan Dev-Yol ve Kurtuluş’un tarihsellik düzleminde hiçbir iktidar bilinci ve devrimci anlam taşımadan sırf kendilerini parlatmaya çalıştıkları ahmakça didişmeleriyle dağılınca, yarattığı umutları yerle bir ettiği gibi, 60’lı 70’li yıllardan kalıp her şeye rağmen süren sola yönelik güven duygusunun son parçalarını da yok etti.

Her şeyin yeniden yaratılması gerekiyordu.

11 Eylül sonrasında emperyalizmin Irak’taki vahşet gösterisi ve azgınlaşan neoliberalizmin yoksullaştırma pratikleri, solu yeniden sahneye çağırdı.

2008 krizi ise, Marksizm’in değerini yeniden arttırdı.

O arada farklı coğrafyalarda yaşanan şehir odaklı isyanlar da 90’lardaki moral bozukluğunun dibe çekici etkilerini azaltıyor, tersine halkın neo liberal soyguna ve diktatörlüklere karşı mücadelesi üzerinden yeni bir sol dalganın/yükselişin yaşanabileceği inancını güçlendiriyordu.

Sol uzun süren ağır yenilgi yıllarından çıkmaya, dünyaya yeniden umutlu gözlerle bakmaya, bir yeniden doğuş için fırsatları yoklamaya başlamıştı.

Gezi’nin tuttuğu aynadaki görüntü

2013 Haziran/Gezi ayaklanması, Türkiyeli sol için muazzam bir fırsat olarak patlayıverdi.

Gelin görün ki, o tarihten bugünlere, beklenenin tam tersi oldu ve en son 2019 1 Mayıs gösterilerinin de gösterdiği gibi, sol gittikçe zayıfladı.

Akıp giden zaman içinde hangisi öne çıktıysa, egemenlerin “ulusalcı” ya da “liberal” güç alanlarının şemsiyesi altına rahatça girivermeyi ya da tersinden nesnellikten kopuk bir irade fetişizmini, birbirini doğurup-besleyen kalıcı bir genetik özellik olarak sürekli yeniden üreten  sol, halkın mücadelesine güç verecek ve halkçı-demokratik ve sosyalist güçlerin ortaklaşabileceği bağımsız bir siyasal zemin yaratamıyordu.

Evet, “kral çıplak”, beklenenin tam tersine sol Gezi’den sonra güçlenmedi, zayıfladı.

Adeta çıkmaz bir sokakta telaşla koşturulduğu Gezi’nin tuttuğu aynada açığa çıkıvermişti.

Gezi isyanının muazzam gerçekliği, kendi gittikçe daralan dünyasında kimi zaman inatla ve umutla, bazan de öylesine çaresizce görev bilinciyle koşturan solu gafil avlayarak kendisiyle yüzleştirmişti.

Gezi’nin sahiciliği ve içinden çıkıp gelen çok yönlü ve karmaşık ihtiyaçları karşısında apışıp kalan sol, Gezi yaşanırken ona “katılmaktan” daha yüksek bir tutum üretemedi.

Kapsayıcı ve ön açıcı bir tutumla davranarak halkın hareketini uygun bir halkçı-demokratik siyasal hedefe yönlendirmek, direnme eğiliminden korkmak yerine sahip çıkmak ya da aynı direnme eğilimini suni “kahramanlık” zorlamalarıyla tüketmek yerine kalıcılaşabileceği bir seviyede tutmak, kalıcılaştığı bir tarihsel süreçte Gezi’nin eksiklerini sanayi işçileriyle ve Kürt halkıyla uygun ilişkiler kurarak giderip güç kazanacağı bir kanalda hareket etmesini sağlamak başarılamadı.

Evet, bu tutumların o günün koşullarında hızla üretilmesi çok zordu; ama, sorun sadece o zorluklar olsaydı belki aşılabilirdi, daha temel bir durum vardı: Sol, kendi zaafları içinde tam anlamıyla boğulmuştu ve tarih içinde oluşmuş olan genetik yapısı onun yaratıcı bir hamleyle kendisini aşmasını engelliyordu.

Gezi, “eksik” bir halk iktidarı girişimiydi ve ilk anda kendiliğinden oluşuverdiği haliyle içinde barındırdığı belirleyici eksiklikleri yüzünden hedefine varması oldukça zordu.

Ancak, eksiklerine rağmen henüz başlangıcında bile, Gezi, halkın pek de bilincinde olmadan deneye-yoklaya kendisini bir özgürlükçü bir toplumsal güç alanı olarak inşa etmesine, o inşa faaliyeti sürdükçe de, sürebildiği oranda kendi ihtiyaçlarının bütünsel-kompleks yapısını keşfederek peşine düşmesine ve böylesi bir mücadele süreci içinde kendisini sürekli yeniden örgütlemesine gebeydi/güdülüydü.

Peki, zaten halkın iktidarlaşması bundan başka bir şey midir?

Başlangıçtaki eksikliklerin böylesi bir sürecin içinde giderilebileceği açık değil mi?

Üstelik, Gezi, evet, esas olarak halkçı-demokratik bir hareketti, ama aynı zamanda günümüze özgü bir sosyalist zeminin önemli bazı ögelerini de fiilen açığa çıkartmıştı:

Ortaya çıkmasını tetikleyen ekolojik yıkıma yönelik tepki sosyalizmin yeniden ayağa kalkışının “yeni” bir ögesini parlatırken; önde olan kadınlar ve işçi sınıfının yeni bileşenleri sosyalist mücadelenin yeni öznelerini gösteriyor; olayın içinde kendiliğinden oluşan örgütsel yapısı ve davranış biçimleri de mücadelenin yeni bazı örgütlenme ve mücadele biçimlerini açığa çıkarıyordu.

Aslına bakılırsa, Gezi’de halk ayaklarıyla sokaklarda koşarak yeni bir devrimci zeminin eskizlerini yapıyordu.

Peki, Marksizmin kendisine yüklediği zengin ve derin bakışla, gerçekliğin bu yeni potansiyellerini çok önceden görerek, kendisini o gerçeklikten çıkıp gelmeye yazgılı Gezi benzeri halk hareketlerine uygun zeminde kurması gereken sol ne yapıyordu?

Daha da ötesinde, Lenin’in özellikle vurguladığı üzere, “bekleyerek” değil “önceden görerek”, gerçekliğin içinde bir potansiyel olarak var olan böylesi hareketlerin önünü uygun tutumlarla bizzat kendisi açıp – gerçekleşmesine öncülük yapması gereken sol ne yapıyordu?

İçindekilerin büyük çoğunluğuyla sol, derinlikli, çok yönlü ve zengin bir bakışa sahip olmadığı için önceden zaten göremediği gerçekliğin Gezi’de ortaya çıkan “yeni” olguları karşısında apışıp kalırken, içinden bazıları daha da ileri giderek oluşan halk isyanına kendi zavallı-cüce gerçekliğini dayatmaya çalışıyordu. Barikatları silahlandırma ya da tersinden “eksikliklerini” bilmişçe ve keyifle göstererek halkın isyanını küçümseme gibi uç tutumlar hızla şekillenirken, nispeten “büyük” sol güçlerin örgütlemeye çalıştığı “bitse de evimize gitsek” tutumu sol açısından bir “utanç” belgesiydi.

Gezi, şayet 16 gün ve sağlıklı bir şekilde sürebilmişse, bu durum (elbette katkısı olsa da) solun gücüyle değil, esas olarak katılımcı halk güçlerinin geliştirdiği günlük tepkilerle sağlanmıştır. Solun içinden sağlıklı yaklaşabilen ama etki alanı zayıf olan 2-3 hareketin çırpınmaları, halkın içinde etki yaratabilecek bir güce sahip değildi.

2019 1 Mayıs’ı ve İmamoğlu’nun tuttuğu ayna

İşte, katılımcıların sayısının sol güçlerin kortejlerinden kat be kat fazla olduğu 2019 1 Mayıs’ı, 2013’te başlayan bir sürecin güncel aşamasıdır:

Sol, öncülük bir yana, ihtiyaçlarının peşinde hareketlenen toplumsal güçlerin gerisinde!

Sol, yaşananları kavrayıp uygun zemine yerleşmek yerine, kendi açmazlarının içine gömülmüş ama yine de kendine sevdalı bir konumlanmada ısrar ediyor, ısrar ettikçe de gerçekliği kavramadaki eksikliği onu gerçeklikten koptuğu bir konuma sürüklüyor.

Sonuçta, ona kendisini dayatanları gerçeklik ezip geçiyor.

Sol siyasi güçlerin bilinçli bir öncü tutumla yapması gerekeni, yani, “bataklık” olarak saptanabilecek kendi tarihinin 3. dönemini bitirip 4. dönemi açma becerisini, sokaklarda yürüyerek bizzat halkın kendisi yaptı; gelin görün ki, sol güçler halkın öncülük yaparak açıp önüne koyduğu yeni döneme girmemekte direniyor, kendi cüceliğini-dar kalıplarını halka dayatmakta ısrar ediyor.

Elbette, solun çabaları böylesi bir halk hareketinin güç kaynağı oldu, halkın hareketi solun açtığı kimi patikaları kullanarak hareket etti-ediyor, ama halk solun kendisinin önünü tıkayan tutumlarını da fiilen ezip geçti-geçiyor.

Sol her ne kadar halkın eylemine katılıp elinden geleni yapıyor olsa da, kendine düşen dersi almadı, almamakta da hala ısrarlı hatta oldukça kararlı!

En son İmamoğlu gerçekliğine yaklaşımda da, aslında Gezi’de üretilen tepkilerin güncellenmiş halini görüp yaşıyoruz.

Evet, faşizmin kurumsallaşma sürecinin önünü kesmenin bir yolu olarak Binali Yıldırım’ın kazanmaması için İmamoğlu’na oy verilmesi gerekiyor.

Peki, bu “zorunlu” güncel tutum, neden kendi gelgeç konumunun hak ettiği kadar yer kaplama yerine sol güçlerin bütün bilinci ve davranışı üzerinde hızla hegemonya kurabiliyor?

İmamoğlu’nun ya da bir başkasının değil, aslında Kürt halkının özgürlük talebindeki ısrarının ve Gezi ayaklanmasının ilk ivmesini verdiği halk hareketliliğinin bir sonucu olarak şekillenen faşizmi geriletme imkanı, “gün bugündür” denilerek, neden halkın inisiyatifini yerel meclislerde örgütleyerek güçlendirecek bir tarzda kullanılmıyor da, son tahlilde halkın demokrasi arayışını sisteme içererek sönümlendirmeyi hedefleyen İmamoğlu’nun parlatılmasına hizmet edecek bir tarzda yürütülüyor?
Geçmişte, solun liberal kanadı, devletin ordu merkezli yapısını dağıtarak demokrasinin gelişeceği koşulları oluşturabileceği umuduyla, Erdoğan diktatörlüğünün önünü açan “yetmez ama evet” tutumunu geliştirmişti, şimdi de sıra “yetmez ama İmamoğlu” sloganına mı geldi; bu sefer hem de liberali ulusalcısı el ele!

Toplumsal ve siyasal gerçeklerin kendisinden talep ettiği türden bir dönemi açamadan kendisini sürdürerek ayakta kalmaya çalıştığı ama bir taraftan da içinde boğulduğu “üçüncü dönemini” yaşarken, 2013 Haziran’daki Gezi isyanıyla halk fiilen bir dördüncü dönemi açtı.

Engel nedir?

Peki, sıra ne zaman halka gelecek, engel nedir?

Egemen sınıfların farklı fraksiyonlarının farklı tutumları ve iç gerilimleri ne zaman solun bütün gücüyle birisine karşı diğerini destekleyeceği büyülerinden arındırılabilecek, engel nedir?

Özellikle de, onca baskıya rağmen, öyle ya da böyle fiilen yaygın bir direnişler ağı içinde hareket halinde olan halk güçlerinin kendi ihtiyaçlarının merkeze alındığı ve ısrarla örgütleneceği tutumlar, ne zaman hiçbir zaman ötelenemeyecekleri bir “dokunulmazlık-büyü” kazanacak, engel nedir?

Evet, elbette “steril” bir tutumdan bahsetmiyoruz; politika sürekli çubuk bükülerek, eğilip-dikelerek, ittifaklar kurularak, şimdi olduğu gibi gerektiğinde zorunlu destekler verilerek ya da alınarak yürütülen bir sanattır; ama, bütün bu tutumları etrafında toplayıp dengeleyen bir omurga (halkın ihtiyaçlarını merkezine koyan ve asla ertemeden bu merkezin pratiğini sürekli yürüten bir bilinç ve örgütlenme) olmaksızın hiçbir taktiğin halkçı-devrimci bir sonuç üretemeyeceği neden anlaşılmıyor, engel nedir?
İşte, Gezi’den sonra şimdi de bir kez daha çok açık görülüyor ki, engel “dışımızdaki” başka bir şey değil, bizzat solun kendisidir.

Sol, sınırsız emek verebilmekte, en vahşi baskılara direnebilmekte, her şeyini kaybetmeyi göze alarak ve kimi zaman da gözünü bile kırpmadan kaybederek büyük kahramanlıklar gösterip parıltılı atılımlar yapabilmekte; ama, başka bir şeyi değil halkın ihtiyaçlarını merkezine yerleştirdiği, devletin ve sermayenin bütün fraksiyonlarından bağımsızlaştığı ve sistemi karşısına alıp başka bir dünyanın inşasını pratiğinin omurgası yaptığı devrimci bir zeminde kendisi olmayı/kendisi olarak yalnız kalmayı/yalnız kendisinin yürüyebileceği yollarda yalnız kalarak yürümeyi göze alamamaktadır.

Hele günümüzün yakıcı ihtiyacı olan yürüyeceği yolu da kendisinin keşfetmesi zorunluluğu, sola büsbütün yabancı gelmekte; sol, toplumsal pratik tarafından çoktan “geçersiz” damgası vurulmuş elindeki hazır pseudo-reçetelere sımsıkı sarılarak “durumu idare etmekten” başkasını yapamamaktadır.

2 – TDH’nin farklı dönemleri

Türkiye Devrimci Hareketi (TDH), kabaca yazarsak, 1920-1960 ve 1960-1980 arasında birbirinden farklı iki ayrı dönem yaşadı.

Toplumsal ve siyasal gerçeklerin kendisinden talep ettiği türden bir dönemi açamadan kendisini sürdürerek ayakta kalmaya çalıştığı ama bir taraftan da içinde boğulduğu “üçüncü dönemini” yaşarken, 2013 Haziran’daki Gezi isyanıyla halk fiilen bir dördüncü dönemi açtı.

Gelin görün ki, sol güçler, halkın açıp ham haliyle önüne koyduğu yeni dönemin içine yerleşmeyi ve öncülüğünü yapmayı bir türlü beceremiyor, beceremedikçe de moral ve itibar kaybına uğrayarak güçsüzleşiyor.

A – Birinci dönem

İlk dönem, Türkiye’de kapitalizmin henüz kendisini var etmeye çalıştığı koşullarda yaşandı.

Osmanlı devletinin açmazlarının kapitalizmin hızlı gelişiminin önünde engel olmasının yarattığı sancıların varlığında, emperyalist güçler, Osmanlı’nın düştüğü yarı-sömürge statüsünü devam ettirecek “komprador” nitelikli bir kapitalizmi örgütlemeye çalışıyordu. O koşullarda, zayıf Anadolu burjuvazisinin adına davranan M. Kemal öncülüğündeki genç Osmanlı subayları, başlangıçta çözülüp dağılmasını engellemeye çalıştıkları Osmanlı devletinin artık hayatiyet göstermeyen cesediyle/tıkanmışlığıyla yüzleşince, onun tasfiyesine öncülük yaptılar.

Tasfiye eylemini Osmanlı devletinin merkezindeki Padişahın ve ona hizmet etmeye odaklanmış çevrenin tasfiyesiyle sınırlandıran ama despotik yapısal işleyişi kimi rötuşlar yaparak ana hatlarıyla benimseyen öncü inisiyatif, geleneksel yapıdaki padişahın yerine ordu kurumunu yerleştirdi.

Devletin ana işleyişi konusunda yetkisi olmayan bir parlamento, devletin görünür yüzünün merkezine yerleştirilerek bir yandan despotizm gölgelenip saklanıyor, öte yandan ama keyfilik bazı alanlarla sınırlanarak da olsa kısmen törpülenmiş oluyordu. O arada, sermaye birikiminin önünde engel olan şeri hukuk yerine modern İsviçre devletinin medeni hukuku koyuldu. Ceza hukuku ise, aynı dönemde faşizmi inşa etmeye çalışan İtalya’dan alındı.

Eskinin despotizmi ile kapitalizme ait yeni modernist toplumsal ruhun ve kurallarının bir arada olduğu “eklektik” bir yeni devlet inşa ediliyordu. Modernliğin demokratik olmayan despotik bir özel uygunlanması gerçekleşiyor ve bağlı olarak “kısır” ve “güdük” bir modernleşme yaşanıyordu. Bu devlet, esas olarak sermayenin/Anadolu burjuvazisinin en hızlı ve en yoğun birikiminin koşullarını oluşturup – gerçekleştirmeye güdülüydü.

TDH’nin ilk döneminin örgütü olan TKP, neredeyse aynı yıllarda, henüz yeni gerçekleşen Sovyet devriminin olağanüstü büyüsünden etkilenerek ve güç alarak kendi kuruluşunu yaptı.

TKP’nin kurucu önderlerinden Mustafa Suphi, M.Kemal’in yapacaklarını önceden görüp önlem alamadığı için “ütopik” olan, ama bütünüyle toplumsal meşruiyet ve devrimci nitelik taşıyan bir hamle yapmak istedi.

O, emperyalizme karşı mücadelede doğrudan yer alarak, sürecin hakimi olan Anadolu burjuvazisinin inisiyatifinin yanısıra kendisini var edecek bir “emekçi inisiyatifini” hayata geçirmeyi hedeflediği için “halkçı-devrimci” içerik taşıyan ve Sovyet devletinin desteğini de arkasına alan askeri-politik bir hamleyi hayata geçirmek istemişti.

Ancak, Suphi ve öncü yoldaşları hamlelerini henüz başlatamadan, onu kendi “burjuva” girişimine karşı tehlikeli bir rakip hatta düşman olarak gören burjuva inisiyatif tarafından (Topal Osman’ın örgütlediği bir katliamla) yoldaşlarıyla birlikte Karadeniz’de boğularak öldürüldü.

M.Suphi’den sonra Şefik Hüsnü’nün önderliğinde kendisini var etmeye çalışan TKP, hiç hız kesmeden devam eden devlet terörüyle sürekli baskılandı.

Bu terör, öylesine bir “zulüme” indirgenemez.

Henüz emekleme aşamasında olan komünist harekete karşı orantısız bir tutumla harekete geçirilen anti-komünist terör, sermaye birikimine en ufak bir pürüz bile çıkarılmaması isteğinin ve emekçilerle kaynaşabilecek TKP’nin Sovyet devletinin desteğiyle hızla inisiyatif kazanabileceğinden duyulan korkunun ürünü olarak bilinçlice uygulanıyordu.

Devletin tüm imkanları hizmetine sunularak adeta bebekler gibi kucakta büyütülen sermayenin birikimini mümkün olan en hızlı ve en yoğun yapıda yapılabilmesi için, işçi sınıfının siyasi ve sendikal örgütlenmesi yasaklanıyor; yasağı tanımadan komünist iradeyle emekçileri buluşturmayı ve en azından yeni devletin kuruluşunda emekçi inisiyatifinin de yer almasını hedefleyenler ise terörle eziliyordu.
Emperyalizmin yarı-sömürge dayatmasını geri püskürten ve tıkanıp çözülen Osmanlı devletinin yerine kapitalizmin daha hızlı gelişmesini sağlayacak yapıda bir yeni devlet kurarak, Osmanlı dönemindeki komprador burjuvazinin yerine o dönemde hayli cılız olan yerli-Anadolu burjuvazisisinin önünü açan M.Kemal, bu tutumlarını gerçekleştirerek “ilerici” bir rol oynamıştı.

Ama M.Kemal aynı zamanda, tasfiye etmeye korktuğu antika tefeci-bezirgan sermayeye modern sermaye ile ilişkilenerek kendisini sürdürme imkanı vererek, yarı-sömürge dayatmasını engellediği emperyalist güçlerle önünü açtığı sermaye sisteminin doğal işleyişi içinde yeniden anlaşıp “kapıdan kovduğunu bacadan içeri” aldığı için ülkeyi modern bağımlılık ilişkilerinin içine sürükleyerek, içinde yetiştiği Osmanlı devletinin despotik özelliğini sermaye ilişkilerinin ihtiyaçları doğrultusunda dönüştürülmüş haliyle sürdürerek ve despotizmi toplumsal yaşamın bütün alanlarında hakim olacağı ağırlıkta topluma dayatarak “gerici” bir rol oynuyordu.

O, bir yanıyla içinde olduğu tarihsel aydın geleneğinin ilerici-modernist tutumlarını hayata geçirmeye çalışırken; öte yandan, içinde yetiştiği Osmanlı devletinin despotik genetiğini taşıyor ve kurduğu devletin meşruluğunu sağlayan sermaye ilişkilerinin ihtiyaçları tarafından belirleniyordu. O kadar çok içki içmesi de, sadece keyfinden değil, kendisini sarıp sarmalayan (ve hepsi bizzat etrafındaki insan ilişkilerine de sızmış olan) böylesi gerilim eksenlerinin zorlamalarına karşı bireysel bir “rahatlama-savunma” ihtiyacından çıkıp geliyordu.

M.Kemal’in çelişkili yapısı, son tahlilde sermaye sistemini ve despotizmi örgütlemiş olsa da, bir biçimde taşıdığı ilerici-modernist özellikleri üzerinden kendisiyle aynı dönemde var olan 1. dönem devrimciliğini doğrudan etkiledi.

V.Nedim Tör ve Şevket Süreyya Aydemir gibi bazı MK üyeleri dahil olmak üzere birçok TKP’li, işkenceli sorgulara dayanamayıp poliste çözülmekle yetinmedi ve ihanetlerini gidebileceği son noktaya kadar ilerletti. Bu kişiler, Y.Kadri’nin öncülüğündeki KADRO hareketinin söylemiyle “gericiliğe karşı ilericiliği destekleme” maskesi takınarak, kısa süre önce yerine sosyalizmi inşa etmeyi hedefledikleri Kemalist devletin acil kadro ihtiyacını giderme yüzsüzlüğünü pek de utanmadan yapabildiler.

Kemalizmin sol içindeki etki alanı, sadece 1. dönemin özelliği olmakla kalmadı, neredeyse aynı ağırlıkta 2. dönemde de kendisini sürdürdü.

Doğan Avcıoğlu’nun 60’larda yaşanan toplumsal canlanmayı etkilemek için çıkarttığı YÖN dergisiyle başlayan “doğrudan” etkileme, Mihri Belli tarafından daha “dolaylı” yollarla ve inceltilip seyreltilmiş haliyle sürdürüldü. Aynı etki, açık haliyle Deniz Gezmiş’te ve daha incelmiş olarak, “burjuva” nitelikli Kemalizmi “küçük burjuvazinin” ilerici yönelimi olarak gören Mahir Çayan’ın söylemlerinde de sürdü. Deniz ve Mahir, aynı zamanda despotizme karşı silahlı bir mücadele yürüttükleri için, yanılgılı bilinçlerine rağmen pratik olarak despotizmden “kopuş” yaşıyor, sonraki kuşakların “kopuşçu” bir zemine yerleşmesinin önünü açıyorlardı.

Kemalist etki alanı, günümüzde de, “ulusalcı sol” eğilimlerde doğrudan ya da başka eğilimlerde gizlenmiş, incelmiş halleriyle dolaylı olarak devam ediyor.

İlkin, M.Kemal’i şahıs olarak değil, önünü açıp gerçekleştirdiği sermaye ilişkileri/düzeni ve despotik devlet örgütlenmesi üzerinden değerlendirmek gerekiyor. O, kişi niyetleri bir tarafa koyularak yaptıkları üzerinden değerlendirilince, küçük burjuva değil, burjuvadır; ilerici-modernist olan tutumları bir gerçektir ama içinde yetiştiği Osmanlı devletinin kendisine yüklediği despotizmle damgalanarak kötürümleştirilmiştir.

İkincisi, Kemalizmi, içinde yetiştiği toplumsal yaşamı her yönden kuşatan despotik düzenin kendisinde yarattığı yanılsamalı bir bilinç dolayımıyla anti-emperyalist bir yurtseverlik, gerçek laiklik, modern ve demokratik cumhuriyetçilik olarak gören ve (aslında tam da despotizme duydukları tepkinin ürettiği) kendi ilerici, yurtsever, laik ve cumhuriyetçi özlemlerini paradoksal bir tutumla M.Kemal’in şahsında savunan geniş küçük burjuva ve emekçi yığınlar, elbette halkçı-demokratik bir nitelik taşıyorlar ve onlarla ilişkilenmek tayin edici bir önem taşıyor.

Herkes M.Suphi’ler gibi gerçekten boğulmadı, ama Türkiye Cumhuriyetinin bütün işkence odaları ve zindanları az sayıda komünistin sürekli ikametgahı oldu.
Öte yandan, Sovyet devletinin ayakta kalabilmek için yürüttüğü dış politikanın bir “mutlaklık” kalıbına sokularak bütün komünist partilere dayatılması, dünyadaki bütün komünist partileri olduğu gibi TKP’yi de doğrudan etkiledi.

Ancak, o ilişkinin hangi zeminde ve nasıl olacağı, TDH’nin tarihi gösteriyor ki, ilişkinin kendisi kadar önemli.

Yeniden konumuza, TDH’nin 1. dönemine gelirsek, her türden sınırı aşan devlet terörü, henüz emekleme ve kendisini var etme aşamasında olan komünist hareketi adeta nefes bile aldırtmadan “boğma” taktiğini sistematik olarak sürdürdü. Evet, herkes M.Suphi’ler gibi gerçekten boğulmadı, ama Türkiye Cumhuriyetinin bütün işkence odaları ve zindanları az sayıda komünistin sürekli ikametgahı oldu.
Öte yandan, Sovyet devletinin ayakta kalabilmek için yürüttüğü dış politikanın bir “mutlaklık” kalıbına sokularak bütün komünist partilere dayatılması, dünyadaki bütün komünist partileri olduğu gibi TKP’yi de doğrudan etkiledi.

Öyle oldu ki, o dönem TC’nin Hitler Almanyası ile ittifak kurmasını engellemek isteyen Sovyet devletinin (TC ile ilişkilerini bozmamak odaklı) kendi ihtiyaçlarını mutlaklaştırıp dayatan politikaları “Parti’yi kapatıp, CHP’ye katılın!” emrini verme noktasına dek genişledi. TKP’nin kendi topraklarında kendi ihtiyaçlarını karşılayarak büyümesi engelleniyordu.

İkili bir kıskaç altında kalan, esas olarak da devletin süreklileşmiş terörüyle baskılanan hareket, bu açmazdan çıkamadı. Önderleri ya hapiste olan ya da sürgün koşullarında yaşayan TKP, pratik bir güce ulaşamadı.

Hikmet Kıvılcımlı, Reşat Fuat Baraner, Nazım Hikmet ve Mihri Belli, Şefik Hüsnü liderliğinde yaşanan bu dönemin diğer önderleri olarak sivrildiler. Diğerlerinden farklı olarak Kıvılcımlı’nın teorik – programatik bir düzeye sıçradığını ve tespit ettiği konseptin ana hatlarıyla günümüz için de geçerli olduğunu belirtmeliyiz.

İşkence odalarında birçok kez kahramanca direnen ve yaşamının aktif olabileceği zamanının çoğunu/22 yılını geçirdiği ülkenin dört bir yanındaki cezaevlerini üniversiteye çeviren Kıvılcımlı’nın, o dönemin imkansızlıklarının içinden muazzam bir iradeyle adeta söküp çıkararak ürettiği teorik-politik açılım, halen de kılavuz olma niteliğini taşıyan devrimci-komünist bir mirastır.

Ancak, 60’lı yıllardaki yükselişte rol alamayan ya da M.Belli üzerinden inisiyatif aldığı zamanda ciddi zaaflar taşıyan 1. dönem devrimciliği gittikçe sönümlenerek sahneden çekildi.

B – İkinci dönem

Türkiye’de kapitalizmin gelişmesinin “kuluçka” döneminden çıkarak 40’lı ve özellikle 50’li yıllarda yaptığı hamle, işçi sınıfının sosyal varlığını güçlendirerek ve emek-sermaye çatışmasını şiddetlendirerek, 60’lı yıllarda yaşanan yeni bir toplumsal ve siyasal mücadele döneminin doğumunu belirledi.

İşte, TDH’nin ikinci dönemi de, ilkinden epey farklı koşullarda, daha gelişmiş bir kapitalizm ve kendi ihtiyaçlarını elde etmeye çalışan işçiler ve çeşitli halk güçlerinin hareket halinde olduğu koşullarda gerçekleşirken, bir şey ama hiç değişmedi: Devlet, her ne kadar 27 Mayıs anayasasıyla kapitalizmin yeni toplumsal yapısının ihtiyaçlarına cevap vermek zorunda kalmışsa da, tıpkı ilk dönemin önderlerini olduğu gibi, yeni dönemin önderlerini de bilinçlice katletti.

2. dönem, öncülerinin söylemiyle, “40 yıllık revizyonist geçmişten kopuş” temelinde kendisini var etti.
Bu dönemin temel özelliği, gerek devletin orantısız baskısı gerekse de kendi yapısal yetmezliklerinden dolayı geniş çaplı bir pratik örgütleyemeyen kendisinden önceki 1. döneme tepkinin de bir sonucu olarak, kahramanca öne atılma ve devrimciliği her ne pahasına olursa olsun pratikleştirme biçiminde yaşandı.
Bu öne atılma ve devrimciliği pratikleştirip toplumsallaştırma, özel bir toplumsal hareketlilikten güç alıp besleniyordu.

Kısa bir zaman içinde (özellikle 1950-1970 arasında) hızla gerçekleşen milyonların kırdan kente savrulması ve yaşanan çaresizlik, yalnızlaşma ve yoksullaşma, hızlı gelişen kapitalizmin kışkırttığı sınıflar arası gerginliğin yükselmesiyle ortaklaşıyor ve oluşan toplumsal sancılar, kırlarda yaşadığı binlerce yıl boyunca böyle bir durum yaşamamış milyonlarda yoğun bir öfke doğuruyor, o öfke de kendisinin belirlediği özel bir toplumsal hareketlilik yaratıyordu. Daha önce, sınırlı alanlarda ve nüfusun daha küçük kesimleri içinde yaşanan sınıf mücadelesi ya da daha genelinde zengin-yoksul gerilimi, tarafların yan yana yaşayıp yüz yüze baktığı şehirlerde hızla toplumsallaşıyor, toplumun akışını doğrudan belirlemeye başlıyordu.

Toplum daha önce bilmediği yollarda yürümeye başlamıştı, modern yaşamın toplumsal mücadele gerçekliği ve biçimleri toplumun çoğunluğu tarafından deneye-yoklaya öğreniliyordu.

İşte, tam da burada özellikle vurgulamalıyız ki, 2. dönem devrimciliği söz konusu olduğunda hemen akla geldiği gibi o zaman sadece kahramanlık yaşanmadı. Çok yaygın olan bu bakış, şimdi o dönemi aynen tekrar etmek isteyenlerin düştüğü yanılgının zıddına yerleşir ama aynı yanılgıyı taşır.

Evet, onlar tartışmasız kahramanlardı ama hayır, sadece kahraman değillerdi.

50’li ve 60’lı yıllarda, kapitalist metropollerin pazarlarını genişletme odaklı bir ihtiyaçlar toplamının sonucunda “çevre” ülkelere dayattığı ve yerel sermayelerin de kendi birikimlerini-yatırımlarını değerlendirebilme amacıyla hemen işbirliği yaptığı “montaj” odaklı sanayileşme; aynı sürecin bakışımlı bir başka yönü olarak yaşanan, yerel pazarın Anadolu’nun bütününü, en ücra köşelerine dek kapsaması sürecinin hızlandırılmasıyla birlikte gerçekleşmişti.

Sermayenin bu hamlesi, kırlarda yaşamı kır yoksulları için zorlaştırıp şehirlere göçü tetiklerken, sanayileşmenin ucuz iş gücü ihtiyacını da yedekleriyle birlikte karşılıyordu. Sonuçta ama, şehirlerde hızla büyüyen gecekondu semtlerindeki yoksulluk, çalışma alanlarındaki kuralsız ve yoğun emek sömürüsü, yarattığı toplumsal karmaşa ve huzursuzluğa çözüm olunamadıkça, işçi ve köylü direnişlerini ve toplumsal gelişmelere duyarlı öğrencilerin öfkeli tepkilerini ivmelendiriyordu.

Süreç, yoğun öfke biriktiriyor ve şiddet temelli halk hareketlerini kışkırtıyordu.

Sadece Türkiye’de değil, Latin Amerika’nın birçok ülkesinde ve başka coğrafyalardaki benzer kapitalist gelişme süreçlerinden geçen ülkelerde de benzer gelişmeler yaşanıyordu. Dünya çapında, metropollerin hemen “çevresindeki” ilk halkada yer alan orta derecede gelişmiş kapitalist ülkelerde aniden hızlanan kırlardan kentlere göç ve hızla oluşan yoksullaşmaya karşı, o döneme özgü bir öfke patlaması gerçekleşiyordu.

O özgün “öfkenin” eski kuşak tecrübeli komünistler tarafından kendi özgün gerçekliği içinde görülüp, uygun örgüt ve mücadele biçimleriyle desteklenmesi gerekiyordu. Çoğu ülkede olduğu gibi bizde de, “eskiler” sürece dönemin kendi gerçekliği ve ihtiyaçları üzerinden değil, önceden iyi bildikleri “klasik” tarzın içinden bakarak yaklaştılar.

O zaman bir “kopuş” kaçınılmazdı, öyle de oldu.

Yeni dönemin içinde yetişen yeni kuşak devrimci gençler, kendi dönemleriyle sınırlı hatta içinde yaşadığı ana sıkışarak politika ve pratik üretiyor, şimdi ve hemen yapılması gerekenlerle ilgileniyor; sadece halkın öfkesini görürken zaten yanılgılı baktıkları devletin sermaye güçlerini korumak için yapıp edebileceklerini göremiyor, bütün varlığıyla ve her şeyi göze alarak “saldırmaya”” yoğunlaşırken “savunmayla” pek de ilgilenmiyor, hatta “korkaklık” olarak görüyordu.

Yeni oluşan ortamın yarattığı öncüler (THKP-C, THKO, TKP-ML/TİKKO), başka bir zeminde kendisini var eden, dolayısıyla örgüt ve mücadele anlayışı farklı olan TDH’nin ilk dönemiyle kendi dönemleri arasındaki köprüleri atıverdiler; “Kırk yıllık revizyonist geçmişten” nihayet kurtulunuyordu!

İlk dönemin öncüsü parti (TKP) devlet terörüyle fiilen tasfiye edilmişti, öncüleri çoğunlukla yaşamını kaybetmiş ya da mücadelenin dışına sürüklenmişti; halen ayakta olan M.Belli ve H.Kıvılcımlı ise, farklı biçimlerde de olsa, “yeni” olanı anlamakta ve kapsamakta yeterli olamıyorlardı.

Evet, sürece geçmişin içinden bakan eski önderler olup bitene yeterince hassas yaklaşamayınca, “devamlılık” değil “kopuş” ve “yeniden çıkış” gerçekleşmişti.

Ancak, bugünden baktığımız zaman, 2. dönemin de onca çoşkusuna, iddiasına, cüretine ve feda ruhuna rağmen hedeflerine ulaşamadığını ve aynen kendisinden öncekilerin hatasına düşüp, başlangıçta anlaşılabilir olan kendi zaaflarını göremeyip ısrarla sürdürmek ve zamanın akışıyla kendisini dayatan yeniyi kavrayamamak üzerinden güç kaybına uğradığını ve 80’lerde başlayan bir süreç içinde sonlandığını belirtmeliyiz.

Bu sonlanma, yeni bir dönemin açılışı yapılamadığı için yavaş ve sürünerek yaşandı, aslında halen de yaşanıyor. 2. dönemin kimi ısrarlı devamcıları, onu aynen “yaşatmak” isteyen ama aynı toplumsal konjonktür içinde olmadığımız için hep sonuçsuz kalan, kalmaya da mahkum olan zorlamalar dolayımıyla nafile bir çaba içindeler.

Yine bugünden baktığımızda, 1. ve 2. dönemin önderleri arasında yaşanan tartışmada, ilk bakışta her iki tarafın da “haklı” çıktığını görüyoruz.

Gerçekten de, o zaman 1. dönem önderlerinin, özellikle de Kıvılcımlı’nın vurguladığı gibi, işçi sınıfının tarihsel hareketiyle bilinç ve pratik düzeyinde kaynaşamayan ve sınıf savaşının soğuk gerçeği “güç dengeleri” hesabını yapamayan kontrolsüz öfke kalıcı sonuçlar yaratamadan kendisini yakmaya yazgılıydı; ama, gelin görün ki, Deniz, Mahir ve İbo’nun üstüne bastıkları özgün halkçı zemin gerçekti, işaret ettikleri sistem karşıtı öfke doğruydu ve nitekim, büyük bir kahramanlıkla kendilerini neredeyse bilinçlice yakarak öfkelerinin sesi oldukları yoksullar ve aydınlar onları hiç unutmadılar, halen de sahip çıkıyorlar.

Ancak, daha derine inebilen başka bir bakış, yaşanan “trajik” kopuşta her iki tarafın da “haksız” çıktığını ve acı bir gerçeklik olarak da, ortaklaşamamanın yarattığı açmazdan en çok sermayenin faydalandığını, hem çok sıkıştığı bir konjonktürü kazasız belasız atlattığını hem de o arada “atı alıp Üsküdar’ı” geçiverdiğini görecektir!

Öte yandan, 2 dönemin içinde Mahir Çayan’ın sempatizanı olarak yetişen Öcalan’ın, o dönemin zaaflarını titizce didiklediğini ve o zaafları kavrayarak aşma çabasının PKK’nin oluştuğu kanallardan birisi olduğunu kendi söylemlerinden açıkça anlayabiliyoruz. Öcalan’ın, Kıvılcımlı’ya duyduğu saygı da biliniyor.

Gerçekleşmesi rasyonel olan kendi toprağında yaşanmayan ortaklaşma, toplumsal ve siyasal süreçlerin hep taşıdığı sürprizli sıçramalar üzerinden, pek de beklenmeyen başka bir alanda, hiç de rastlantısal olmadan ve devrimci bir rasyonaliteyle gerçekleşmişti; elbette içinde gerçekleştiği alanın gerçekleri tarafından belirlendiği kendi özgün politik ve örgütsel yapısına bürünerek!

Sosyalist sistemin çözülüşünün yarattığı ağır sancılar, kapitalizmin neoliberal yeniden yapılanmasının yarattığı yarattığı sonuçların yıkım gücünü gölgeliyor, halk kapitalizme karşı hamle yapmakta isteksiz kalıyor, ihtiyacı olan halk hareketi desteğini alamayan yeni dönemin politik ve örgütsel arayışları boşlukta kayboluyordu.

C –  Üçüncü dönem

Her ne kadar tükenen eskisinin yerine bir yenisi gelmediği için TDH açısından yeni bir dönem açılamamış olsa da, “açılamama” gerçekliğinin kendisi, oldukça uzun süren özgün bir yeni dönemi belirledi.

İşte, yeniden ayağa kalkmaya çalışan 2. dönemin kendisini sürdürme eğiliminin içine yerleşerek 85’lerde başlayan bir yeni dönem, bir türlü kendisini gerçekleştiremeyen bir kısır dönem olarak yaşandı.

12 Eylül’ün ağır baskı koşullarından 85’ten itibaren yapılan çıkış denemeleri, bir yönüyle eski dönemin bilinciyle yürütülse de, aynı zamanda kimi değişik yönleriyle kendisinden önceki dönemlerden farklı bir dönemin açılış denemeleri olarak da görülebilir.

Bu denemeler, 90’larda yaşanan reel sosyalizmin çözülüşüyle neredeyse “olmamışa” dönüverdi. Öyle olmak zorunda değildi, ama sonuçta öyle oldu. Bu çıkmaz, 90-96 arasında yaşandı.

96 1 Mayıs’ı ise, yeni bir dönemin açılamayışının ve 2. dönemin aynen tekrarına dönüş denemelerinin zirvesini oluşturmuştu.

85-96 arasında yaşanan yeniyi var etme denemeleri, ya kendisini yeterince sağlam – güçlü bir bilinç ve davranışla var edip – pratikleştiremediği için ya da kendisini var etmenin zorluklarından kaçıp eskinin/2. dönemin aynen tekrarı kolaycılığına düştüğü için yok oluyordu.

Sosyalist sistemin çözülüşünün yarattığı ağır sancılar, kapitalizmin neoliberal yeniden yapılanmasının yarattığı yarattığı sonuçların yıkım gücünü gölgeliyor, halk kapitalizme karşı hamle yapmakta isteksiz kalıyor, ihtiyacı olan halk hareketi desteğini alamayan yeni dönemin politik ve örgütsel arayışları boşlukta kayboluyordu.

90’larda yasal alanda ÖDP yasadışı alanda MLKP’de yaşanan “yenilenme” denemeleri, eskinin bilinci ya da alışkanlıklarının kendisini dayatmasıyla sıkışıp zayıfladı ve yeni bir dönemi açacak güce ulaşamadı.
Zaten önce yaşanan 85-90 döneminin Dev-Sol ve TKP-Kıvılcım denemeleri de, kendisini süreklileştirememişti. Aynen kendilerinden sonrakiler gibi onlar da eskinin fren mekanizmalarının baskısıyla kendileri olmaya vakit bulamadan güç kaybetmişler, o arada yaşanan sosyalist sistemin çözülüşünün dibe çeken eğilimleri güç kaybını tasfiyeye dönüştürmüştü.

Yeni bir doğuşun öyle kolay olmadığı-olamayacağı, kendisinin kısır ve yenilgili duruşunu aynen sürdürmek isteyen eğilimlerin, yeni bir dönem açabilecek çapa sahip olamasalar da, açmaya aday girişimleri bastırmakta epey yetenekli oldukları her iki denemede netçe anlaşılmıştı.

D – Yenilgi yılları

Sadece eskinin dibe çeken eğilimleri değil, yenilgi yıllarının malum bataklığında hızla üreyip ortalığa saçılan panikçi, değersizleştirici, uçuk-kaçık ama son tahlilde kapitalizme biat etmiş, onun kalıcı/yıkılmaz bir durum olduğunu kabullenen bazı eğilimler de, “yenilikçi” maskesi takarak ve bolca gürültü çıkarıp parlayarak kendisini var ediyordu.

İçinde Marksizm’in de oluştuğu modernizmin bütün halleriyle yaşadığı tıkanma ve yarattığı yıkımlar, ona karşı irrasyonel tepkilerin önünü açmıştı. Başka bir açıdan bakıldığında, modernizmin iç – eleştirisi/yıkıcı özeleştirisi olarakta anlaşılabilecek bu eğilimler, yapı-çözümcülükten başlayıp post-modernizm ve post-Marksizme ve onların binbir nüansına açılıp saçılarak yayılmıştı.

Birçok haklı eleştiriyi de bünyelerinde taşıyan ve çoğunlukla reel sosyalizmin oluş biçiminden ya da çözülüşünden etkilenen eski Marksist teorisyenlerin bilincindeki sancıların ve kırılmaların ürünü olan bu eğilimler, yenilgi yıllarında/özellikle 90’larda hegemonya kurmuştu.

Bu “yeni” eğilimler, “bütünsellik” ya da “belirlenim” veya “akılcılık” gibi kimi “modern” duruşları “büyük anlatı” parantezine alıp kendi bilinçlerinde oluşturdukları özel bir “değersizleştirici” bataklığa sürüklüyordu. O arada, her ne kadar modernizmin “çocuğu” olsa da bütün açılımlarıyla onu “benimseyerek aşan” Marksizm de modernizmin bir nüansına indirgenip değersizleştiriliyor, hem modernizmin bütün günahlarına ortak yapılıyor hem de günümüzün sorunlarına “çözüm gücü olma” kapasitesi kalmadığı ilan ediliyordu.

Kendisinin modernist-pozitivist yorumuna indirgenen (ki, gerçekten de böylesi yorumları vardı ve hatta “Stalinizm” biçiminde oldukça güçlü bir konuma yerleşebilmişti) Marksizm, modernizmin bir nüansı olan o haliyle kolayca harcanıveriyordu. Marx ve Engels’ten başlayarak Lenin, Luxemburg, Gramsci ya da Lukacs gibi modernizmi “aşan” Marksizm yorumları ise, kurnazca görmezden geliniyordu.

Moraller bozuktu, bilinçler çözülüyordu ve Marksizm’in yeniden ayağa kalkması için gereken “güç” henüz yoktu.

Yenilgili, panikçi ve çözülen bilincin kendisini haklılaştırıp meşrulaştıracak bir “günah keçisine” ihtiyacı vardı: Evet, modernizmin günahlarının bir kefareti olarak Marksizmin kurban edilmesi gerekiyordu!
Post-modernizm ve onun incelmiş-politikleşmiş hali olan post-Marksizm’de, onca parlak söylemin gölgesi arkasında, aslında kapitalizme biat edildiği için, sistemi yıkıcı her türden tutum dışlanıyor, bağlı olarak “iktidar”, “sınıf savaşı” “örgüt” gibi konumlar da iktidarsızlaşmış bilinçler tarafından önce kirletiliyor sonra da terk ediliyordu.

O durumda, geçmişin zaaflarına yönelik “haklı” eleştiriler ya da günümüzü anlamaya çalışan ve kimisi “doğru” olan yeni yönelimler de, hiçbir devrimci anlam taşımıyor ve hatta “tehlikeli” yanılsamalar yaratıyordu. Gerçekten gereken “yeni” yönelimlerin, öylesi yanılsamalarla “bulamaç” olduğu durumlar oluşabiliyor, “yeni” tutumlar aniden “tasfiyeci” bir zemine düşebiliyordu.

İşte, öyle kolay değildi; “yeniden doğuş”, sadece kendisini keşfedip var etmenin sancılarını göğüsleyerek değil, aynı zamanda eskinin geriye çeken eğilimleriyle çatışmayı göze alıp çatışarak ve bu süreç içinde ortalıkta “yeni” diye gezinen sistem-içine savrulmalarla titizce sınır çizerek kendisini yaratmak gibi “zorlu” bir sürecin içinde ilerlemek zorundaydı.

Böylesi bir hamlenin ama sadece yaratıcı bilinçlerin arayışlarının değil, aynı zamanda güçlü bir halk hareketlenmesinin desteğine de ihtiyacı olduğu açıktı.

İşte, ülkemizdeki arayışlar için Gezi böylesi bir anlamla da yüklüydü.

Gezi, bizzat varoluşuyla inanılmaz bir “yenilenme” hamlesiydi, öncesi ve sonrasındaki “yenilenme” arayışlarının önünü açıp – güçlendiriyordu.

D – Gezi’ye dek ve Gezi sonrası

Aslında öncesindeki birçok şey onu ima ederken, her an ona doğru akarken, birçok alana dağılan direnme ve özgürleşme arayışları onu işaret ederken, PKK ile devlet arasındaki “barış” görüşmeleri öncesindeki savaşta biriken ırkçı-şoven barajı aşındırıp onun önünü açarken, ez cümle göstere göstere gelirken Gezi’nin bir türlü görülemeyişi; ya da, “bu türden ani patlamalar hiçbir zaman önceden görülemez” denilecekse, bir biçimde geldiği zaman da şaşkınlıkla karşılanması hatta “hadi artık, ne zaman bitecek” keyfiliğiyle dışlanması veya “eksiklikleri” gösterilerek bir türlü “beğenilememesi” hiç de rastlantı değildi.

Öne çıkarıp vurgulamak gerekiyor; halkın özgürlük arayışının bir anda ve kendiliğinden patlayıvermesiyle kendisini var eden Gezi, kendi bilincini, örgütlenmesini ve davranışını bir yeniden kuruluş hamlesiyle pekala önceden hazırlayabilecekken, böylesi bir “öncü” ideolojik ve pratik tutumu gösteremeyerek kendisini tekrar eden ve sevdalandığı kısırlığı içinde boğularak kendisini sürdürmeye çalışan bir sol güç alanı tarafından karşılandı.

Orada yaşanan, henüz üçüncü gününden itibaren kendi kısır bünyelerine “yabancı” gelen ve anlamlandıramadıkları isyandan korkarak onu bitirmeye çalışan “büyük” gözüken ama zavallı, küçük dükkancı sol güçler; kendi örgütleri önderlik yapmadığı için halkın isyanını küçümsemeye hatta kirletmeye çalışanlar; halkın kendi ihtiyaçları peşindeki öfkeli patlamasının içeriğini anlayamayan ama “strateji” dedikleri kendi kısır şablonlarını uygulayıvermek için halkı “araçsallaştırmaya” çalışan “barikatları silahlandıralım” çağrıları; halkın tepkilerini hassasça gözlemleyerek direnme yerine, halk “asla alanı terk etmeyelim, direnelim” derken 3. günden itibaren “alanı hemen boşaltmak gerekiyor” paniğini yaşayanlar ya da tersinden “her durumda her zaman sonuna dek direnme” dayatmasında bulunanlarıyla topyekun sol, Gezi’de tarihsel ağırlıkta bir yenilgi yaşadı.

Sol, halkın isyanını korkutucu buluyor, kaçmaya çalışıyor, araçsallaştırıyor, kahramanlık alanı yapıyor, beğenmiyor, velhasıl her türden “anlayışsız” ve “dışlayıcı” tutumu geliştirerek fiilen kendisini dayatan halkın iradesini kabullenmiyor; o arada ama isyana katılıp elinden geleni yapıyor ve hoş söylemlerle halka methiye yapma yarışına giriyordu.

“Tarihsellik” sola zaten yabancıydı, ama artık “konjonktür” de yakalanamıyordu. O durumda, verilen emekler ya da bolca söylenen “hoş” sözler havada uçuşuyor, kalıcı değerler yaratamıyordu.

Gezi’de halk büyürken, onu anlayamayan sol küçülüyordu.

İşte, Gezi günlerinde bolca söylenen “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” sloganı, en çok da sol için geçerliydi!

Bir yeniden kuruluş gerekiyordu!

Solun yeniden kuruluşunun “yerel” sorunlarına değinmeden solla ilgili bir ara not gerekiyor.

E –  Ara not: Liberal ve ulusalcı etkilenmeler

“Ulusalcı solculuk”, Türkiye’nin modernleşme serüvenini abartıp ülküleştirir. O, solun kendisi olmasını engelleyen en önemli zaaflarından biridir.

Kemalizmin usta hamlesiyle devletleşen modernleşme süreci, çürüyen Osmanlı devletinin tasfiyesinde oynadığı rol ve kapitalizmin gelişmesi için verdiği ivme üzerinden ilericilik taşısa da, Osmanlı’dan devralıp sürdürdüğü demokrasi karşıtı “despotik” dokusuyla ve antika tefeci-bezirgan sermayeye dokunamayan yapısıyla, aynı zamanda tersine çalışan bir sürece de ivme verir ve kendi yarattığı bütün ilerici-modern değerleri sürekli boğar!

Üstelik, henüz başlangıcında, Suphileri katlederek, ülkenin yeniden kuruluşuna gücü yettiğince kendi damgasını vurmak isteyen emekçi inisiyatifini, var olan güç dengelerinin kendisine verdiği imkanı kullanıp şiddetle ezmiş ve despotizme halkçı-demokratik bir basınç uygulanmasının önünü kesmişti. Cumhuriyet tarihindeki sağın süreklileşmiş egemenliği ve şimdiki AKP-MHP iktidarının tohumları o katliamla atıldı ve sonra da işkence odaları ve zindanlar sol güçleri ezdikçe o zehirli tohumlar sürekli beslenip büyütüldü.

Sonuçta, yaşandığı kadarıyla modenleşme serüvenimiz, burjuva devrimini bile tamamlayamayan bir kısırlıkla inmelidir.

Ancak, despotizmin baskısıyla çarpık ve güdük kalan toplumsal bilincin sol alandaki uzantısı olan “ulusalcı” zaaf, apaçık olan bu gerçekleri görmez-göremez ve o yarım kalmış burjuva ilericiliğini ülküleştirir, hatta adeta taparcasına ona bağlanır.

“Ulusalcı” zaaf, solun bilincinde ve davranışlarında öyle bir etki alanı kurar ki, karşı olduğu kapitalizmin etrafını kuşatan çelik bir ağdan başka bir şey olmayan devletin bazı güçleri, “ulusalcı” etki altındaki bazı sosyalistler açısından, “gerici” sermayeye karşı ittifak yapılacak “ilerici-modernist” bir güç alanı oluverir!

“Ulusalcı sol”, böyle davranarak, kesilmek üzere olan bir kurbanın kasabının bıçağını yalayıp temizlemesine benzer bir tutum geliştirmiş olur; ama kimileyin o kadar “masum” olmazlar ve bindikleri “tehlikeli yanılsama” kayığının onları sürüklediği kıyıları mesken tutup, bıçağı tutan elin bileşenlerinden oluverirler!

“Ulusalcı” ya da daha özel açılımlarıyla “cumhuriyetçi” veya “laik” sol, 1. ve 2. dönemin ısrarla kendisini sürdüren bir zaafı olarak, zaaf olmaktan çıkıp yapıştığı hareketleri belirleyen ağırlığıyla, solun ana tıkanma-boğulma noktalarından birisidir. Günümüzde de etkisini farklı biçimlere bürünerek sürdürüyor.

Söz gelimi, Kürt halkının özgürlük arayışıyla işçi sınıfının tarihsel hareketinin, despotizme karşı mücadelede başarılı olmak ve halkçı-demokratik bir yeni cumhuriyeti inşa edebilmek için kurması elzem olan stratejik ortaklık, “ulusalcı solun” frenleyici tutumları yüzünden derinleşemez. Israrlı gözlerle Kürt halk hareketinde zaaf aranır, buldukça da Kürt halkından uzaklaşmanın yeni bir gerekçesini keşfetmenin sevinciyle havaya sıçranır; o arada ama devletin etki alanına girildiği ve Kürt düşmanlığının tehlikeli şovenist sularında gezinildiği fark edilmez bile!

Ya da, gene “ulusalcı-modernist” etkilenme üzerinden, emekçilerin inançları aşağılanarak veya değersizleştirilerek sorun haline getirilir.

İslam, gelgeç bir inanç olmayıp uzun bir tarihin içinden çıkıp gelir ve içeriğinde insanlığın kendisine kadar biriktirdiği birçok insani- toplumsal değeri taşıyıp aktarır. Ülkemizde yaşayan on milyonların inancıdır.

İslam, bütün inanç sistemleri gibi farklı sınıflar tarafından farklı yorumlanmaya açık bir yapı taşır ve aslına bakarsanız sınıflar arası bir mücadele alanıdır; İslam’ın yorumlanışında hangi sınıfın ihtiyaçlarının daha fazla sözünün geçeceği, güncel sınıflar arası güç ilişkilerinde büyük önem taşır.
Zaten, tarihsel bir gerçeklik olarak, İslam’ın doğuşunda edindiği kimi komünal değerlerden oluşan özgün değerler sistemi, şayet onlara yoğunlaşılır ve hegemon olmaları sağlanırsa, halkçı-demokratik bir İslam için yollar açar. O yollardan yürünürse, sermayenin ve despotizmin halkı ittiği gericilik bataklığını kurutma ve halk güçlerinin birliğinin sağlanması kolaylaşabilir.

Ama, siz gelin de bunu laikliğin sadece despotik olan halini bilen ve orada da durmayıp onu ülküleştiren -ona tapan “ulusalcı-modernist” solcumuza anlatın; o hemen yüzünü buruşturacak ve emperyalizmin ajanlarının kışkırtıp yönlendirdiği kafa kesen IŞİD’lileri göstererek “İşte,” diyecektir, “gerçek Müslümanlık bu!”

Bir kez daha vurgulayalım, “gerçek” Müslümanlık diye “tarih dışı” ve “mutlak” bir şey yok; ama, her zaman, gerçekleştiği coğrafyadaki toplumsal güçler tarafından farklı biçimlerde yorumlanarak ve o toplumsal güçlerin ilişkilerinin-çatışmalarının somut halinin içinden geçerken belirlenerek kendisini var eden; o geçiş sürecinde başından geçenler değiştikçe sürekli yeniden belirlenerek yeniden yaratılan “somut ve tarihsel” ya da “olumsal” bir Müslümanlık vardır!

Öte yandan, “ulusalcı” odağın tam tersi konuma yerleşen “liberal” bir sol eğilim de var.

“Liberal” sol, ülkede olup bitenleri değerlendirirken, yaşanan olumsuzlukların sebebi olarak sadece devletin ana yapısı olan despotik modernizmi görür ve ona “ulusalcı” zıt kardeşinin yaptığı gibi “mutlaklık” atfeder.

Gerçekte despotizm hiçbir “mutlaklık” taşımaz, sermayenin gerçek hareketiyle iç içe geçerek kendisini var eder ve o hem hareketteki hem de ona karşı halkın direnişindeki değişmelerden doğrudan etkilenir. Zaten başlangıçta, Osmanlı’dan devralınırken de, “eski” haliyle “aynen” değil, kapitalizmin ihtiyaçlarına uyumlu bir yapıya dönüşerek, dönüşebildiği için kendisini sürdürebilmiştir.

İşte, sermayenin somut-tarihsel hareketiyle iç içe geçtiği gerçekliğinden kopararak mutlak ve tarih-dışı bir yapı haline soktuğu pseudo bir despotizmin karşıtlığıyla kendisini sınırlayan “liberal” eğilim de, solun bilincine kendi damgasını vurur.

“Liberal” solcular, kucağında büyüdüğü devletle iç içe olan ve olası bir demokratik gelişmede hiçbir çıkarı olmayan sermayeyi, devletin despotik omurgasına karşı verilecek mücadelenin taktik ittifak gücü olarak görür.

Despotizmin kendisini değil ama tepesindeki ordu gücünü tasfiye ederek onun yerine konumlanmak ve mutlak bir iktidar gücü olmak isteyen sermaye güçleri ise, söz konusu zaafı ustaca kullanarak “liberal solun” kendisine dönük yanılsamalı bilincini kışkırtır ve hizmetine alır. “Yetmez ama evet” diyerek AKP diktatörlüğünün önünü açanlar tam da bu zeminden ivmeleniyorlardı.

Kasabın bıçağını yalamak burada da geçerlidir; ama bu sefer “devletin” değil, “sermayenin” bıçağı yalanır!

Sonuçta, “ulusalcı” ve “liberal” eğilimler kimi zaman biri bazen diğeri öne çıkarak solun işçi sınıfının “tarihsel” ve güncel ihtiyaçlarını esas alıp merkezine koyan “bağımsız-devrimci” bir yapı kazanmasını engeller.

Son tahlilde aynı madalyonun farklı yüzleri olan bu iki zıt kardeşin “kayıkçı dövüşü”, solun gerçek ihtiyaçları yönündeki tartışmaları engelleyen kısır tartışmalarla solun gündemini belirler.

Günümüzde, her ikisini de kapsayarak sermayenin güncel ihtiyaçlarıyla uyumlu hale sokup yeniden yaratmaya çalışan İmamoğlu ekseni, solun yeni bilinç-bulandırma odağı olmaya aday bir sistem-içi mıknatıs rolü oynayabilir.

Bu noktada, hatalı olan pek de saklamadan açıkça kendi politikasını yapan İmamoğlu değil; kendisi olma cüretini kuşanma yerine hala nereye (hangi devlet ya da sermaye fraksiyonuna) tutunacağını aramakla meşgul olan, sözümona “taktik kurnazlık” yapmaya çalışırken, henüz özneleşemediği için aslında “cin olmadan adam çarpmaya” çalışan ve kaçınılmaz olarak önceki her seferinde olduğu gibi yeni denemesinde de “ava giderken avlanmaya” yazgılı olan sol olacaktır.

3 – Yeniden doğuşun yerel sorunları

A – Olanaklar

TDH bir yeniden doğuş sürecinin içinde ama sancıları ağırlaşıp uzasa da “doğum” bir türlü gerçekleşemiyor.

2000’lerin başında yaşanan savaş karşıtı toplumsal hareketlenme ve sonrasında yaşanan 2008 ekonomik krizinin sonuçlarının kapitalizmin “itibarına” ve “kalıcılığına” vurduğu darbeden sonra, bu sürecin yereldeki zirvesi olarak şekillenen Gezi, önceden de vurgulandığı gibi, yeniden yapılanma sürecine güçlü bir toplumsal ivme vermişti. Üstelik, alçalıp yükselerek de olsa halen sürüp giderek verdiği ivmeyi hep tazeliyor.

Bu, nesnel bir ivme; toplumsal güçler, Gezi ve sonrasında araya-yoklaya yaptıklarıyla, halkçı-demokratik nitelikte bir özneleşme süreci yaşayan özel bir güç alanı olarak kendisini inşa ediyor. Burada muazzam bir potansiyel toplumsal enerji birikip akmaya/fiilileşerek halkçı-demokratik bir iktidar alanı olmaya çalışıyor. Ancak, onun gerçekliğinin-hareketinin içinde yer alarak ondan öğrenecek ve sınıf savaşının evrensel-yerel gerçekleriyle onu zenginleştirip güçlendirerek öncülüğünü yapabilecek çapta bir öncüye sahip olmaması onun en büyük zaafı.

Tarih, solu kulakları sağır edecek bir güçlü sesle tam da bu zaafı gidermeye çağırıyor; ne ki, şayet kulaklar sesin geldiği frekansa kapalıysa, o ses boşlukta dağılıp gitmeye yazgılı olacaktır.

İkinci nesnel ivme, ülkenin nesnel politik ortamından çıkıp geliyor.

Egemen güçlerin yaşadığı “rejim” krizi, bu krizin ülkeyi soktuğu kaotik ortamın kışkırttığı gerilimlerin egemenlerin iç çelişkilerini derinleştirmesi ve nihayet 15 Temmuz darbe girişimiyle “rejim krizinin” bir “devlet krizi” yaratacak seviyeye dek sıçramış olması, sistemin içinde çırpındığı ekonomik krizle ortaklaşarak, özel bir “yönetememe” gerçekliğini doğuruyor. Egemenlerin “yönetme” momentinde yaşadığı zaaf, eskilerin “ikili iktidar” dediği siyasal durumun günümüzün koşulları tarafından belirlenerek farklılaşmış yeni bir halini gerçekleştiriyor.

İşte, egemenlerin iç-bütünselliklerini kaybederek kabaca iki kampa ayrışması ve kendilerine güç kazandıran küresel dengelerle yaşadıkları ağır problemler, Gezi’den itibaren hareket halinde olan halk güçlerine, kendisini ayrı bir güç alanı olarak ortama dayatma olanağını veriyor.

Üstelik, hemen yakında sürekli mücadele ederek kendisini egemenlere dayatan başka bir güç alanı “destek” olma kapasitesini taşıyor ve zaten söylemiyle bu yöndeki arzusunu da açıklıyor.

Evet, Gezi’de oluşan ve günümüzde işçi direnişlerini de kapsayarak daha güçlü olduğu bir zemine sıçramaya çalışan halk hareketliliği, kendisi de zaten ayrı bir fiili-iktidar alanı olan Kürt halk hareketiyle uygun ortaklıklar kurarak sistem-karşıtı içeriğe sahip ama bir ayağı da sistemin içinde olan özgün bir halkçı iktidar alanı oluşturabilir. Tarafların her ikisinin de yalnız oldukları zamandan çok daha güçlü olacakları böylesi bir ortak iktidar alanı için koşullar uygundur.

Bu alan, şayet kurulması ve kendisini sürdürmesi sağlanabilirse, hem fiilen bir iktidar alanı olacak ve güncel gelişmelere ağırlığını koyacak hem de sistemin tümüne karşı halkçı-demokratik bir seçeneği işaret edecektir.

Evet, ülke çapında, değişik ağırlık, etki ve iktidar gücüne sahip olsalar da, farklı güç alanlarının kendilerini ortama dayattığı özel bir “çoklu iktidar” gerçekliği gözümüzün önünde oluşuyor.

Şayet, yaşanan tarihsel moment hiçbir önyargıyla gölgelenmeden bütün zenginliğiyle gerçekleştiği gibi kavranabilirse ve halk güçlerinin onun içinde yürüyebilmesi için gereken yeter – güç uygun ittifaklar kurulup güç eşikleri aşılarak sağlanabilirse, uygun örgüt ve mücadele biçimleri keşfedilerek yüksek yoğunlaşma ve beceri talep eden pratikleşmesi gerçekleştirilebilirse, velhasıl engeller aşılarak yollar yürünebilirse, şimdiki kaotik ortamın iktidar odaklarından birisi olunabilir.

Halk güçleri kendi aralarında bölünen egemenlere kendi iktidar seçeneklerini dayatabilirse, bir olasılık olarak öyle olabilir ki, egemenlik sistemini tasfiye ederek halkçı-demokratik bir cumhuriyetin inşası gerçekleşemese bile, fiilen bir arada olma hali yaşanabilir ve bu denge hali de daha ileriye doğru ilerleyebilmek için sırt dayanacak, içine yerleşilip korunulabilecek bir mevzi olacaktır.

Kendisini günümüzün acil ve gerçekçi ihtiyacı olan kendisine özgü böylesi bir halkçı-demokrat zeminde, farklı halk güçleriyle ortaklaşarak var eden bir devrimci-komünist odak ise, böylesi bir sürecin içinde ve sürecin ihtiyaçlarına cevap ürettikçe güçlenecek, kendisi olacaktır. Hem sürecin böyle bir öncüye ihtiyacı var hem de ancak şimdiki anın dayattığı böylesi bir sürecin içinde ilerleyerek ve o süreç tarafından belirlendikçe gerçek bir öncü olunabilir.

Üçüncü nesnel ivme Kürt halk hareketi üzerinden geliyor.

“Ulusal kurtuluşçu” yapısı gereği her ne kadar devrimci-demokrat bir yönelimi benimsemeyecek bileşenleri olsa da, öncülüğü ve dolayısıyla genel yönelimi devrimci-demokrat zeminde konumlanan Kürt halkının özgürlük hareketi, varlığının yarattığı nesnel olanaklarla kendi dışında kalan halk güçlerinin devrimci-demokratik bir zeminde özneleşmesine destek oluyor.

Dördüncü olarak, TDH her ne kadar henüz böylesi bir odak yaratamamış olsa da, teorik ve pratik birikimi, şayet uygun noktalarında konumlanılır ve doğru yönleri geliştirilirse, böylesi bir odağın oluşmasına yol verecek kapasiteye sahip.

Hiçbir şey boşuna yaşanmadı, yeter ki o birikimle doğru ilişki kurulsun. Ayrıca, henüz öyle bir özneleşme yaşamamış olsalar da böylesi bir yönelime uyum sağlayabilecek siyasal odaklar var.

Beşincisi, Seattle da yaşanan isyanla parlayan 90’lardaki “Başka bir dünya mümkün” yöneliminden, 11 Eylül sonrasındaki emperyalist saldırganlığa karşı dünya çapında oluşan “Barış Hareketinden”, kapitalizmin ekolojik yıkımına karşı oluşan sermaye karşıtı ekolojik hareketten, neoliberal politikaların yarattığı yoksullaşmaya ve işsizliğe yönelik tepkiden geçen ve binlerce yıllık erkek egemenliğiyle sermaye sisteminin ortaklaşarak kendilerine dayattığı “köle” konumuna karşı patlayan kadın isyanına dek uzanan, çok farklı toplumsal dinamiklerin fiilen yan yana gelerek oluşturdukları anti-kapitalist bir eksen var.

Bu eksen zaman aktıkça güçleniyor.

Dünya kapitalizminin 70’lerden beri içinde hareket ettiği uzun dalga krizinin 2008 de patlayarak içine girdiği özel kriz anı, kapitalizmin çıkışsızlığını ve ufukta beliren sınırlarını göstererek, onun itibarını sarstı. O sarsıntı Seatle’dan günümüze doğru akıp gelen anti-kapitalist isyan eksenine özel bir ivme ve güç verdi. Bu gerçeklik, dünya çapında bir sorun olan ve ülkemizde yaşanan sorunu da besleyen günümüze -çağımıza özgü devrimci- komünist özne olmayışı zaafının aşılması için uygun bir zemin yaratarak, ülkemizdeki sorunun çözümüne de destek oluyor.

Başlıcalarını sıraladığımız koşullar sağladığı olanaklarla özneleşme girişimlerine “Haydi – diyor, haydi kendinizi inşa edin!”

 

İhtiyaç, TDH’de bilinçlerin devrimci-komünist bir zemine yerleşmesini engelleyen ulusalcı-modernist çekim alanlarını netçe temizlemek ve aynı zamanda kendisini kurduğu işçi sınıfının tarihsel hareketinin güncel ihtiyaçlarının dayattığı konumlanmaları bütün zorlukları aşarak inşa etmektir.

B – Gerçekler

Ancak, TDH’nin tıkanmış ve çözümsüz gibi duran mevcut durumu, kendisinin yeni ve güçlü bir hamle yaparak toplumsal ve siyasal bir özneleşme yaşamasına engel olan kimi eskiden kalma anlayış ve pratik alışkanlıklarla yüklü. Bu yükler bir fren mekanizması olarak çalışıyor hatta onu sürekli geriye çekiyor.
Olanaklarla solun gerçeklerini karşılaştırırsak:

İlkin, evet, Gezi özel bir halk hareketi ve o hareketin içinde özel bir halk özneleşmesi yaratarak yeni bir devrimci-komünist hareketin önünü açmış olsa da, TDH’nin irili ufaklı bir çok öbeği bu olanağı değerlendirecek donanıma sahip değil.

Gezi, her ne kadar “kendiliğinden” bir patlama olsa da, hiç de rastlantı olmayan bir tarzda kendisini var etmişti; ekolojik yıkım başlangıç işaretini vermiş, Aleviler, kadınlar, yeni halleriyle gençler ve işçi sınıfının yeni parçaları hızla işareti algılayıp davranmış, örgütlenme modeli ve mücadele tarzı da özgün biçimde şekillenmişti. Eksikleri yok muydu; vardı ya da mükemmel miydi; hayır; ama, o “yeni” bir olguydu, kendisinin ciddiye alınmasını, çözümlenip anlaşılmasını, eksikliklerinin aşılmasını ve ihtiyaçlarının giderilmesini talep ediyordu.

Ancak, gelin görün ki, TDH’nin “yeni” olanı anlama enerjisi ve kapasitesi düşüktü, üstelik “burnu” da pek havalardaydı!

Evet, aslında Gezi’de eksikleri ve zaaflarıyla aniden ortaya çıkan çağımıza özgü anti-kapitalist güçlerin ve ülkemize özgü halkçı-demokratik toplumsal dinamiklerin varlığını ve ortaklaşma potansiyellerini önceden görüp keşfetmesi ve uyum sağlaması gereken TDH; bu gerçeklik çıplak olarak önüne geldiği zaman bile 3-4 bileşeni dışında “üstten bakmayı”, “akıl vermeyi” ya da kendisini dayatmayı tercih etti.
Nasıl mı?

“Sanayi işçileri olmazsa buradan hiçbir şey çıkmazdı”, “ekoloji de neydi, her şeyi halletmiştik de sıra ağaçlara mı gelmişti”, plazalardan çıkıp gelen “şu burjuva özentileri” kimdi, “neden barikatlara silah yığılmıyordu” ya da zıddında “polisin saldırıp dağıtacağı belliyken neden hala dağılmıyorduk”, “şu ellerinde bira olanlar uyarılıp engellense daha iyi olmaz mıydı”, “eylem alanında el ele gezen hatta kimileri öpüşen kızlarla erkekler ne yapmak istiyorlardı”, “neden dar bir çekirdek kurup da karar alınıp uygulanmıyor ve bir şey çıkmayacağı belli olan herkese açık forumlarda vakit kaybediliyordu”, “sınıfın partisinin öncülüğünde olmadığına göre burasının ne olacağı belli değil miydi” gibi birbirini dışlayan “yüksek” fikirler bolca dillendirildi.

Acı olan şu ki, o zaman böyle söyleyenler halen de aynı düşünüyorlar ve yeni bir Gezi olsa aynı tepkileri üretirler!

Dolayısıyla, evet, Gezi isyanı, içinden çıkıp gelen ve halen de süren özel bir toplumsal özneleşme süreciyle günümüzün devrimci-komünist öznesine toplumsal bir zemin oluşturarak yol veriyor; ama, açık ki TDH öylesi karmaşık ve hareketli bir yönelime uyum sağlayıp yaratıcı cevaplar üretmekte yeterli olamıyor.

Gezi’nin muazzam zenginliğini ve gücünü kendi dar kalıplarına sokmaya çalışanların, onun zaaflarını giderip önünü açmakta hüsran yaşayacağı açık değil mi?

İkincisi, evet, özellikle Gezi sonrasındaki gelişmeler, sermayenin ve devletin farklı fraksiyonlarının ülkeyi yönetme yeteneğini zorluyor hatta “yönetememe” olgusunu güçlendiriyor. Ancak, TDH’nin bu özgün durumu olduğu haliyle kavrayıp uygun cevap üretme enerjisi düşük. O, başka koşullarda oluşmuş alışkanlıklarını ve hazır kalıplarını tekrar etmenin ötesine geçemiyor.

Tekrar vurgulayalım, oluşan kaotik ortam egemenlerin “yönetememe” zaafıyla birleşince, zaten Gezi isyanından çıkıp gelen özel bir toplumsallaşma sürecinin içinde konumlanan ve bir biçimde hareket halinde olan halk güçlerine özneleşme/kendilerini kendi ihtiyaçlarını esas alan ayrı bir güç olarak oluşturma ve diğer güçlere/özellikle de egemenlere dayatma imkanını veriyor.

Üstelik, Gezi’nin en büyük eksiği olan sanayi işçilerindeki hoşnutsuzluğun irili ufaklı direnişlerle kendisini gösterdiği günümüzde, bu güçlü katılım olasılığı, egemenlere yapılacak fiili dayatmanın hem niteliğini yükseltme hem de çapını ve şiddetini artırma potansiyelini taşıyor.

Devrimci-komünist bir özneleşme, kendisini kurarken, halkın ihtiyaçlarını merkezine alan özel bir zemine ayaklarını basarak ve halk hareketinin içinde konumlanarak, halkın ayrı bir iktidar alanı olarak kendisini var etmesinin öncülüğünü yapabilir.

Üstelik Kürt halkı bu olasılığı somut bir gerçekliğe dönüştürmüşken, Kürt halk özneleşmesi gerçekleşmiş net bir örnek olarak önümüzde dururken, TDH tarafından ısrarla kendini tekrar ve farklı egemen fraksiyonlara “umut” bağlama yaşanmakta, çıkışsızlık birçok nüansa yayılmış farklı biçimlerde sürekli yeniden üretilmekte, çabalar sonuç alamadıkça güç kaybı/erozyonu kaçınılmaz bir sonuç olarak süreklileşmektedir.

Üçüncüsü, evet, Kürt halkının özneleşmesinin yarattığı olanaklar gerçekten inanılmaz imkanlar sunmaktadır, ama TDH bu olanakları da yeterince değerlendirememektedir.

En başta, TDH içinde doğrudan ya da dolaylı yollardan güçlü etkiye sahip olan “ulusalcı-modernist” eğilimler, öncelikle gizli şoven bir bilinçle, sonra da yaşamın zenginliğini kavrayamayan dogmatizmin ağır bagajlarıyla yüklü oldukları için, karşılıklı iletişim ya sağlanamıyor ya da yeterince veya sağlıklı biçimde kurulamıyor.

İşte, şayet ulusalcı ya da dogmatik kayalarla inşa edilmiş söz konusu gerici baraj, olayların ve Kürt halkının ulaştığı gücün fiili zorlamasıyla aşılmış ve HDP içinde konumlanarak bir iletişim kurulmuşsa bile, orada da ortaya çıkan TDH’ne özgü zaaflar, iletişimin verimini düşürmektedir. Bu zaaflar, Kürt hareketinin yasal alandaki yetmezliklerinin de katkısıyla açmazlar yaratıyor.

Kürt halkıyla ilişkilenirken zaten “ulusalcı” bagaj taşınamayacağı için, bu güçler zaten bu alanda bulunmuyorlar. Ancak, “liberal” bagajla yüklü olarak bu zemine gelen eğilimlerle, geçmişlerindeki örgütlü duruşlarından kopuşlarını çoğunlukla sol liberalizme savrularak yaşayan TDH’nin eski mensupları bireylerin ortaklaşarak oluşturdukları “liberal” tutumlar sağlıklı bir iletişimi engelliyor. Bu güçler üzerinden TDH’nin HDP içinde sağlıklı bir iletişim kurması imkansızdır.

“Liberal” sol, HDP içinde ilişkilendiği Kürt halkının halkçı-devrimci değerler taşıyan güçlerini, liberal hayallerle umut bağladıkları sermaye güçleriyle birlikte davranmaya itmekte ve gerçekte var olan sınıfsal içeriği boşaltılarak “kötü bir şeye” indirgenmiş despotizme karşı sermayeyle ortaklaşmak istenmektedir. Bu durumda, HDP içinde Kürt hareketiyle ilişkilenen liberal solcu güçler, Kürt hareketinin içinde zaten var olan ama azınlıkta kalan Kürt burjuvalarının burjuva-liberal eğilimleriyle rezonansa gelmekte, Kürt hareketi içindeki bu güçlerin Kürt hareketinin devrimci-demokrat nitelikli önderliğiyle yaşadıkları gerilimi kışkırtmaktadır.

Açıktır ki, devlet-sermaye ikilisinin çelikten ağlarla iç içe geçtiği gerçekliğini göremeyen liberal hayaller, mücadelenin sert-gergin alanlarını değersizleştirmeye çalışarak, karşı çıktıklarını sandıkları despotik güçleri güçlendirmekten başka bir şey yapmıyorlar.

Ya da, liberal olmayan başka bazı sol güçler de, Kürt halkıyla dayanışma gibi zorlu bir devrimci göreve talip olmalarını, kendi görev alanından kaçmak için gerekçe/asma yaprağı olarak kullanmaktadır.
İşte, hareket halinde olan ama dağınık, birbirinden kopuk, güncel ihtiyaçlarına yoğunlaşmış ve niteliği “zayıf” bir politik bilince sahip olan Gezi odaklı halk güçlerinde ve işçi sınıfında yoğunlaşmak ve onların fiilen yaşadıkları özneleşme süreçlerinde konumlanmak, öyle anlaşılıyor ki, bu güçlere pek çekici gelmiyor!

Gerçekten de, ancak derin bir bakışla ve komünist sorumlulukla yaklaşınca kendi muazzam heyecanını yaratan, ama yüzeysel bakılınca pek de “heyecanlı” ya da “parlak” olmayan ama sınırsız emek hatta hamallık, yüksek yoğunlaşma, yaratıcı hamleler ve bolca sabır ve itina isteyen bu süreçte konumlanma “sıkıcı” olabilir.

Bu durumdaki güçler, hazır buldukları Kürt hareketinin güç alanına yerleşmekte, sonra da kaçtığı alanda emek verip ter dökenlere muhatapları açısından hiçbir ağırlık taşımayan sözlerle atıp tutarak ahkam kesmektedir.

Öte yandan, aynı güçler, kendi alanlarında yeterince ve doğru bir pratik içinde olmadıkları için sürekli güç kaybetmekte, dolayısıyla TDH’yi “temsil gücü” de taşımamaktadırlar.

Kürt halk hareketinin içindeki sol güçlere yaklaşımı ise, hem dostça hem de “araçsal” bir nitelik taşıyor. Dostça, çünkü devrimcilik yapmak isteyene imkan sunulmakta; ama aynı zamanda “araçsal”, çünkü mücadelenin en ağır koşullarında kendisini var etmeye çalışan hareketin “acil” ihtiyaçları hiç bitmemekte ve destek isteği süreklileşmektedir. Bu ise, HDP içindeki TDH öznelerinin kendi alanlarında yoğunlaşmalarını imkansız hale getirmektedir.

Olumlu bir gelişmeyi ayrıca vurgulamak gerekiyor; HDP’nin 31 Mart ve 23 Haziran seçimlerinde yaptığı yaratıcı ve kurucu taktik açılım, sorunların çözümü yolunda bir ışık yaktı.

İhtiyaç, TDH’de bilinçlerin devrimci-komünist bir zemine yerleşmesini engelleyen ulusalcı-modernist çekim alanlarını netçe temizlemek ve aynı zamanda kendisini kurduğu işçi sınıfının tarihsel hareketinin güncel ihtiyaçlarının dayattığı konumlanmaları bütün zorlukları aşarak inşa etmektir.

Bu, bir yönüyle de, şimdi hareket halinde olan toplumsal güçlerle kaynaşmak, hareketin Gezi’de öne çıkan halkçı-demokratik niteliğini korumak ve içindeki devrimci ögeyi güçlendirmek anlamına geliyor. Ancak böylesi bir sürecin içinde oluşabilecek olan halkçı-demokratik ya da devrimci-komünist nitelikteki özneleşmelerdir ki, Kürt halkının özgürlük hareketiyle sahici bir stratejik ortaklık kurabilir.

Dördüncü olarak, böylesi bir özneleşme faaliyetine uyumlu devrimci güçlerin, başka duruşların gölgeleme ya da engelleme faaliyetleriyle kesin bir kopuş yaşayarak kendilerine yoğunlaşmaları, bu süreçte yaşayacakları yalnızlaşmanın zorluklarını göğüslemeleri, ancak pratikle iç içe geçerse – geçebildiği oranda başarılı olabilecek sürecin güncel pratiğin sağladığı olağanüstü imkanları değerlendirebilmesi için ortaklaşabilmeleri gerekiyor. Ortaklaşılarak kazanılacak güce dayanarak, halkın konumlanabileceği kapasiteye ulaşabilmiş meşru alanlar yaratabilinecektir.

Ama, küçük dükkancılıkla iktidar bilincinin eksikliğinin ortaklaşarak yarattıkları bir zeminden ivme alarak tam da bu noktada/devrimci-komünist bir zeminde ortaklaşmada kendisini dışa vuran zaaf, sorunun çözümünü tıkamaktadır.

Beşincisi, evet, küresel düzlemde özellikle 2008 sonrasında yaşananlar, dünya-tarihsel bir devrimci hamlenin eskizleri ya da ön adımları olarak görülebilecek olsa da; TDH’nin omurgası bu süreçte oluşan, oluşmakta olan yeni toplumsal özneleri, yeni ittifakları, yeni mücadele alanları ve biçimlerini bütünlüklü olarak görebilen bir paradigmaya sahip değil.

Dolayısıyla, oluşan süreçler kaçınılmaz olarak gelip çarpıyor olsa da, onlar ya zaten başında reddedilmekte veya işine yarayanı çekip alma ilkelliğiyle karşılanmakta, o “alma” da gereksindiği bilinç düzeyindeki kavramsallaştırma ve örgütsel bütünsellikle desteklenmeden yüzeysel ve parçalı olarak kabullenildiği için sonuç yaratamamaktadır.

Yeniden yapılanmanın küresel zeminini ayrı bir başlıkta özellikle vurgulanmayı gereksiniyor.

Gelecek bölümde, yeniden kuruluşun küresel zemini incelenecek.

 

Sendika.org’tan alınmıştır.